(Fatır, 35/5)
(Buhari, Edeb 12; Müslim, Birr 20)
(Hacı Hulusi Bey)
İşârât-ül İ'caz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ أَبَدًا
Aziz Kardeşlerim! Hacı Hulusi Bey’in Risale-i Nûr’un en müşkil yerlerinden birine yapmış olduğu şu gelecek izahatın fevkinde izah olamaz. Umuma faideli olacağından “Mektubât-ı Hulusiyye -2” adlı kitabımızda geçen şu mektubu tekrar zikrediyoruz. Dikkatle okuyup hıfzetmenizi rica ederim.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Sorduğunuz Sualler ve Cevabları:
Birinci Sualiniz: “Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek ğayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır.
Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.
Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.
Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”[1] cümlelerinde geçen iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniyenin tarifi?
Elcevab:
Evvela: Lügat’ta marifetullah ile münasebetli “Arif, arif-i billah, irfan, marifet ve marifetullah”ın manalarını anlamak lazımdır.
Saniyen: Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de Sûre-i Zâriyat’ın 56. Âyetinde
اَسْتَعِيذُ بِاللّٰهِ
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cin ve insi halkettim ki; ancak bana ibadet edip, beni bileler ve Hallakiyyetim ve Vahdaniyyetim onlarla malum ola” buyruluyor. Bazı zevat, لِيَعْبُدُنِ için لِيَعْرِفُونَ manasını veriyorlar. Öyle ise marifetullah, muhabbetullah, lezzet-i ruhaniye sualin cevabı, bu âyet-i kerimenin tefsirindedir, diyebiliriz.
Salisen: “Hilkatin en yüksek ğayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahdır.” cümlesi, yukarıdaki âyetin delaleti ile cin ve insin yaratılmasındaki ğaye ve neticenin iman-ı billah, yani kulların Mabud’larını hâlıkıyyet ve vahdaniyyet sanatlarıyla bildiklerine delalet eden, Mabud’larına ibadet etmeleridir. Bu iman, taklid derecesindedir, yakîne ermemiştir.
Rabian: “İnsaniyyetin en âlî mertebesi ve beşerin en yüksek makamı iman-ı billah içindeki marifetullahdır.” Öyle ise marifetullah,
Ellah’a imanın içinde olduğuna göre, “Bunu nasıl arayalım ve neresinde bulalım?” suali hatıra geliyor.
Bu Suale Cevab: Ellah’ın Zat’ını; vucud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetun li’l-havadis, kıyam binefsihi sıfatları ile bilebiliriz.
Vucud: Ellah, vardır. Varlığı, yaratıldığı şeylerin varlığına benzemez.
Kıdem: Ellah’ın varlığının evveli yoktur.
Beka: Ellah’ın varlığının ahiri yoktur.
Vahdaniyyet: Ellah, birdir. Ondan başka ibadet olunmağa layık kimse yoktur.
Muhalefetün li’l-havadis: Ellah, dünyada gördüğümüz, bildiğimiz şeylerden hiç birisine benzemez ve yarattığı şeylerden hiçbiri, kendisine vücudda ve ilimde benzetilemez.
Kıyam bi nefsihi: Ellah bizim gibi duracak yere muhtaç değildir. Her yerde hazır ve nazırdır.
Sıfat-ı Subutiyye de sekizdir:
1) Hayat: Ellah, kendi diriliği ile diridir. O’nun için ölüm yoktur.
2) İlim: Ellah, her şeyi bilir. Göklerde ve yerde gizli, aşikâr, olmuş ve olacak, gelmiş ve gelecekleri, hatıra gelenleri, dil ile söylenenleri bilir. Bilmediği hiçbir şey yoktur.
3) Sem’: Ellah, her şeyi işiticidir. Gizli ve aşikâr her sesi, kendi kadîm işitmesi ile işitir. İşitmediği hiçbir şey yoktur.
4) Basar: Ellah, her şeyi görür. Karanlık gecede, kara taş üzerinde kara karıncanın yürüdüğünü görür.
5) İrade: Ellah, dileyicidir. Dünyada ve ahirette olmuş ve olacak her şey, O’nun dilemesiyle hâsıl olmuştur. O, dilediğini yapar. Yaptığından sual olunmaz. Ellah dilemezse, küçük bir sinek, kanadını oynatamaz.
6) Kudret: Ellah’ın her şeye gücü yeter, ölüyü diriltir. Taşı, ağacı söyletir ve yürütür. Bütün dünyayı bir anda yok edip, tekrar var etmeye gücü yeter. En ufak bir şeyi ve bütün âlemi yaratması, O’nun kudretine birdir.
7) Kelam: Ellah, söyleyicidir. Peygamberlere gönderdiği kitabların hepsi, kendi kelamıdır.
8) Tekvin: Ellah, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan O’dur.
İşte bu sıfatlar, daima tecelli etmekte olduğu gibi; Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnası da daima tecellidedir. Bu tecelliler hem âlemde hem nefsimizde görülebilir. Öyle ise görmek için bakmak lazım olduğu gibi; daima tahavvül ve tebeddül eden şeylerin tehavvulat ve tebeddülatını İlahî esma ve sıfatın tebdiline bağlamak ve böyle düşünüp görmek için bakışlar; ibretle, mana-yı harfî ile olup her şeyin Hâlık’ı, Malik’i, Sâni’i Ellah olduğuna tekrarla inanıp, imanını taklidden kurtararak ilme’l-yakîne ulaştırmakla, marifetullah bulunur ve bilinir.
Hamisen: “Cin ve insin en parlak saadeti, en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.” Yani, her şeyi en güzel bir surette yarattığını ve bütün mahlukat ve masnuatı hikmetli olup, asla abes, faidesiz ve boş olmadığını anlayarak, kendisinin ve her şeyin Hâlık’ını sevmek; yani O Hâlık’ın sevdiği Zat’a benzemek ile Ellah’ı sevdiğini bilfiil göstermek, bu da iman etmek ve a’mâl-i salihada bulunmak, yani imanını ayne’l-yakîn mertebesine yükseltmekle, muhabbetullaha ermekle elde edilir.
Sadisen: “Ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” Yani, Ellah’a imanını taklidden kurtarıp marifetullaha ve muhabbetullaha yetiştirdikten sonra, o muhabbetullahın verdiği lezzeti ve zevki ruhen ve manen hissetmektir ki; bu lezzet ve zevki, sözle ve yazı ile hakkiyle beyan etmek mümkün değildir. Ellah’ın rızasından başka bir ğaye gözetilemeyen bu ihlâslı amelin neticesi, imanın hakke’l-yakin mertebesine ulaşması ile tarif olunabilir.
[1] Mektubât, 20. Mektub, Mukaddime, s. 222-223.
| İsim | |
| Eposta ( Sitede görünmeyecek ) | |
| Yorum | |
| Doğrulama Kodu | ![]() |
Gönder |