(Fatır, 35/5)
(Buhari, Edeb 12; Müslim, Birr 20)
(Hacı Hulusi Bey)
İşârât-ül İ'caz

بِسْـــــــــمِ اللهِ الرَّحْمٰـــنِ الرَّحِيـــمِ
Muhtelif Makamlarda Beyan Ettiğimiz Beş Ayrı Meselenin İzahı Hakkındadır
Bazı meselelerdeki yanlış itikadları tashih etmek mecburiyetinde kaldım. Bunlar:
Birinci Mesele:
İhlas Risalesi, İkinci Düstur’da geçen “Bu hizmet-i Kur’aniye’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onlar üstünde fazilet-furuşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemek” ifadesinden murad şudur:
Risale-i Nur, bir Kur’an tefsiridir. Üstad (ra), Risale-i Nur’u Kur’an’ın bir tefsiri olarak okuyup bu tarzda izah etmek vazifesini Hacı Hulusi Bey’e (ra) vermiştir. Hacı Hulusi Bey bu vazifeyi bihakkın yerine getirmiş ve ömrü boyunca Risale-i Nur’u bir tefsir olarak okumuş ve izah etmiştir. Sair talebeler ise Risale-i Nur’u okusalar da Kur’an’ın manasına vakıf olamamışlar.
İşte “İkinci Düstur”daki “Bu hizmet-i Kur’aniyye’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek” cümlesindeki asıl muhatab Hacı Hulusi Bey’dir. Yani Üstad (ra), bu düsturda diğer hizmetkarların başta Hacı Hulusi Bey’i, sonra Risale-i Nur’u bir Kur’an tefsiri olarak görüp bu tarzda izah eden taifeyi tenkid etmemelerini istemiştir.
Maalesef başta “Altı Abi” ve onların temsilcisi olarak Abdülkadir Badıllı bizzat Hacı Hulusi Bey’e mektup yazarak Risale-i Nur’un, Kur’an ve Hadis ile beraber okunmasına itiraz etmişler ve neticesinde Üstad’ın da zikrettiği üzere çok büyük ihtilaflara ve musibetlere giriftar olmuşlardır.
Elhasıl Hacı Hulusi Bey’in ifadeleriyle İhlas’ın “İkinci Düstur”u, “çok şifreli, kerametli ve mucizevârî cümlelerdir.” Üstad (ra), Hacı Hulusi Bey’in (ra) bu tarzdaki Kur’an hizmetine itiraz geleceğini izn-i ilahî ile görmüş, “tenkid etmeyin” diyerek Risale-i Nur talebelerini peşinen ikaz etmiştir.
İkinci Mesele:
Hâşâ sümme hâşâ Mehdilik dava ettiğim iddiasıdır. Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ ısrarla tekrar ediyor.
Evvelen; ben Seyyid değilim. Köyüm, memleketim bellidir. Elazığ’ın bir ilçesine bağlı Cobur denen bir köyden Varto’nun Kers köyüne gelen, Kürd lisanını konuşan bir aileye mensubum. Aslımız nedir tam olarak bilmiyorum.
Sâniyen; baba ve anamın isimleri Mehdi’nin (as) ebeveyninin isimlerine muvafık düşmüyor. Rivayetlere göre Mehdi’nin (ra) babasının ismi “Abdullah” olacak benim babamın adı Resul’dür. Yine bir rivayete göre Mehdi’nin annesinin adı “Âmine”dir. Benim annemin adı ise “Gülo”dur.
Sâlisen; Rivayetlerde var ki, Mehdi (ra) 33 ile 40 yaşlarında vazife başına geçer. Ben ise 81 yaşıma kavuştum. Hastayım ve dahi gözüm görmüyor.
Elhasıl, ömr-ü hayatım boyunca hiçbir zaman Mehdilik davasında bulunmadığım gibi rivayetlerdeki vasıflara bir münasebetim yoktur.
Bunlardan dolayı bu intisabı ve iftirayı edenlere hakkımı helal etmiyorum. Benim bir tek hünerim var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an tefsiri olarak okuyup, bütün “câ”yı “cû”lardan berî olmaktır. “Nurcu” değilim, Risale-i Nur’u da sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım. O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek vasfımız “Hadimu’l-Kur’an” olmaktır.
Üçüncü ve En Ehemmiyetli Mesele:
Bir derste Hacı Hulusi Bey, bütün cemaatin huzurunda “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır” ifadesini kullandı. Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar “Bu cümleyi rivayet ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman tevilini kendim söyleyeceğim” demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur:
“Benden sonra Molla Muhammed uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve mahiyyetini ortaya koyacaktır.”
Bu bâtıl itikadların asılları ve temelleri şunlardır:
-Hâşâ İsa Ellah’tır, Ellah’ın oğludur ve Sâlis-ü selase yani Baba, Oğul, Kutsal ruh üçlemesinin üçüncüsüdür. Nitekim 2025 yılının Kasım ayında İznik’te Papa ve Patrik tarafından bu üç inanç tekrar canlandırılmıştır.
Bir kısım Nurcular arasında da Hz. İsa’nın mahiyeti ve nüzulü hakkında; Kur’an’a, Sünnet’e, Risale-i Nur’a ve Üstad Bediüzzaman’ın açık beyanlarına muhalif itikadlar vardır. Şöyle ki;
Bazıları, Hz. İsa (as) “Gelip gitmiş”,
Bazıları, “Gelmeyecek”,
Bazıları, “İsa benim”,
Bazıları, “Hz. İsa (as) benim ruhuma girdi”,
Bazıları da, “Üstad Bediüzzaman, Şam Emevî Camii’nde hutbe verdiğinde Hz. İsa (as) ile görüştü. O iş bitti” diyorlar.
Hatta bazıları kendi çevrelerine, ölen Papa 2. Jean Paul’un Hz. İsa olduğunu bile söylüyordu.
Buna benzer hurafeler çok geldi, geçti. Ancak hâlâ bu fikirlerin bakıyyeleri duruyor. Ben bunların hepsini, Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü “Nüzul-i İsa (as)” adlı eserimizde teferruatıyla izah ve isbat ettim. Ve yine alenen diyorum:
Hz. İsa (as) “Ellah” değil. Hz. İsa “Ellah’ın Oğlu” değil, Hz. İsa (as) “Üçün Üçüncüsü” de değildir. Hz. İsa (as), “Resulullah”tır, sair peygamberân-ı izâm gibi Ellah’ın peygamberidir.
Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu gibi “gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş” de değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde beyan edildiği gibi “Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.
Bununla beraber nüzulü hakkında “filan tarihte, filan yerde nazil olacak” diye kesin bir tarih vermek hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak Ellah u Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100, belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez.
Elhasıl: Hacı Bey’in ifadesindeki “Hz. İsa’yı karşılayacak” ifadesinden murad, “Bütün batıl itikadlara ve Nurcular arasındaki bâtıl fikirlere karşı, Hz. İsa’nın (as) nüzul edeceğine dair gerçek sahih itikadı beyan ederek, O’nun hakikî mahiyyetini karşılamak, bu itikadı tekid etmek, izah etmek ve müdafaa etmek” demektir. Kim bunun dışında bir mana verirse hakkımı helal etmem.
Bu izahımla kırk sene evvel vermiş olduğum sözümü yerine getirmiş oldum. Mesuliyyet benden gitti. Artık bana hâlâ Mehdilik isnadı yapanlara ve sırf “Hz. İsa’nın şahsını karşılayacak” diyerek vazifemiz olan “Hâdimu’l- Kur’anlık” vazifesini gizlemeye çalışanlara hakkımı helal etmem.
Dördüncü Mesele:
Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele. Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey “filan adamın yaptığı filan iş, küfrü mûcibdir” ifadesi olabilir. Zira şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.
Beşinci Mesele: İcma’ Hakkındadır.
Dinin temeli dörttür: Kitâb, Sünnet, İcma’ ve Kıyas-ı fukaha. Kitâb’a ve Sünnet’e alenen karşı çıkan ve “İcmâ‘-ı meşhur”u inkâr eden Ehl-i Sünnet’in ittifakıyla kâfir olur.
Peki İcma’ nedir?
Resulullah’tan (asm) sonra aynı devirde yaşayan bütün müctehid âlimlerin bir şer’î meselenin hükmünde ittifak etmesidir. Yani o asırda ne kadar müctehid âlim varsa o şer’i mesele için hepsinin bir araya gelip aynı hükümde ittifak etmesi gerekir. O âlimlerden bir tanesi bile o hükme muhalif olsa veya o hükümden bîhaber olsa icma’ tahakkuk etmez.
Bu konunun tafsiline geçmeden evvel, icma’ın dinde bir delil olduğuna ve inkarının kişiyi küfre götüreceğini bildiren bazı âyet ve hadisleri nakledelim. Evet bu tarzdaki icma’a işaret eden pek çok âyet ve hadis vardır. Yalnız cumhur-u ulemaya göre sarih ve açık bir şekilde bunu ifade eden âyet Nisa suresinin 115. âyetidir. Biz her birine birer misal vererek asıl mevzumuza döneceğiz. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَىٰ وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّىٰ وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ ۖ وَسَاءَتْ مَصِيرًا [النساء: 115]
“Bir kimseye doğru yol zâhir olduktan sonra Resulullah’a muhalefet ve itikad u amelde müminlerin yolundan başka bir yola tebaiyyet ederse, âhirette Biz anı dost olduğu küfr u irtidâda velî kılarız. ve Cehennem’e îsâl ederiz (kâfir ve mürtedlerle berâber ateşe ulaştırırız). Ol Cehennem ne kabih ve ne kötü karârgâhtır.” [Nisa: 115]
Başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle ferman ediyor
وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ﴾ [المائدة: 56]﴿
Her kim Ellah’ı, Resul’ünü ve iman edenleri dost edinirse (o kişi Ellah’ın hizbindedir.) Muhakkak Ellah’ın hizbinde bulunanlar, ğalibler ancak onlardır. [Maide: 56]
إِنَّ اللهَ لَا يَجْمَعُ أُمَّتِي أَوْ قَالَ: أُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَى ضَلَالَةٍ، وَيَدُ اللهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ، وَمَنْ شَذَّ شَذَّ إِلَى النَّارِ
“Muhakkak Ellah, ümmetimi (diğer bir rivayette ümmet-i Muhammed’i) dalalet üzerine toplamaz. Ellah’ın yardım eli cemaatle beraberdir. Her kim cemaatten ayrılsa ateşe doğru ayrılmış olur.” [1]
Peki icma’ yani ümmetin bütün müctehidlerinin ittifakı mümkün müdür?
İslam tarihinde bütün müctehid âlimlerin bir araya gelip aynı şer’î meselede aynı hükmü vermeleri hadisesi ancak Hz Ömer'in (ra) hilafetinin son dönemine kadar olabilmiştir. Çünkü Hz. Ömer (ra) sahabe âlimlerinin Medine-i Münevvere’den başka memleketlere gidip dağılmalarına müsaade etmemişti. Zira bir mesele-i şer'iyye ortaya çıktığı zaman müctehid sahabelerin hepsini topluyor, şer’î meselede ittifak ve icma’ böyle sağlanıyordu. Hz. Osman (ra) dönemine gelinip ihtilaflar ortaya çıktığında âlim sahabelerin her birisi bir memlekete dağıldı. Sınırlar son hududuna kadar genişledi. Müctehid âlimlerin birbirleriyle münasebeti kesildi. O günden sonra bir daha İslam tarihinde fiilen icma’ vâki olamadı.
Ezcümle biz bir konuda icma’ var diyorsak bundan kastımız sahabenin icma’ıdır. Sonraki zamanda icma’ın vâki’ olduğunu söyleyenlerin sözü muteber olamaz. İşte cumhûr-u ulemanın inkarını küfür saydıkları icma’ sahabe icma’ıdır. Yoksa belli bir hududun âlimlerinin ittifakı icma’ gibi bağlayıcı olamaz. İnkarı küfür olmaz.
Kıyas ise böyle değil. Bir müctehidin görüşünü kabul etmeyen kimse kâfir olmaz. Bir amel, hak mezheblerin içtihâdâtından dışarı çıkmazsa o amel sahihtir. Bir kişinin kendi mezhebine riayet etmesi “takva”dır. Diğer mezhebin içtihadıyla amel etmek ise “ruhsat”tır. Bu konudaki ölçümüz şudur:
إِذَا ضَاقَ اِتَّسَعَ وَإِذَا اِتَّسَعَ ضَاقَ
“İş zora girdiği zaman mezhebler genişler. Genişlik ve rahatlık vaktinde ise daralır.”
Yani sen rahatlıkta isen hangi mezhebin hükmü takva ise o meselede onu (takva olan mezhebin hükmünü) tatbik et. Mesela, sen Hanefî'sin, evindesin, bir sıkıntı durumu da yok, hanımına elin değdiyse her ne kadar Hanefî de olsan Şafiî mezhebinin hükmü üzere takva niyetiyle kalk yeni bir abdest al. Tam aksine Şafiî'sin, elin hanımına değdi, ancak abdest tazelemede zorluk var. İmkanlar kısıtlı ya zaman ya mekan münasib değil. Her ne kadar Şafiî’de olsan Hanefî mezhebinin ruhsatıyla yeni bir abdest almadan kalkıp namazını kıl.
Bununla beraber amel, aslen 12 hak mezhebin ya da müdevven 4 mezhebin ahkâmının dışına çıkmadıkça o amel için "bâtıl oldu, yanlış oldu" denilmez. O amel sahihtir.
Bu meyanda çokça sual edilen bir meseleye de değinmek gerekir. Şartları yerinde olan bir seferde öğle ile ikindi namazlarını ve akşam ile yatsı namazlarını tehir veya takdim etmek cumhur-u ulema indinde caizdir. Yapılabilir. Bununla beraber Resul-i Ekrem (asm) ümmetinden sıkıntıyı kaldırmak hikmetiyle hiçbir zaruret olmadığı halde namazları cem’ etmiştir.
Binaenaleyh bazı Şiî taifeler gibi âdet haline getirmemek şartıyla bu namazlar cem’ edilebilir. Mesela İstanbul gibi bir yerde yaşıyoruz. Sefer olmasa da trafikte kalıyoruz. Bir yerden diğerine yetişemiyoruz. Ve bunun gibi çok sebeblerle namaz vakitlerini her vakit denk getirmek mümkün olmuyor. Bu gibi durumlarda cem’ yapılabilir. Bu zaruretlerin hiçbiri olmasa bile âdet olmamak şartıyla cem’ edilebilir. Ancak kişi sırf tenbellikten dolayı bunu her gün yapar hale gelir de namazları üç vakit gibi kılarsa haşa bu olmaz.
Elhasıl: Yukarıda zikrettiğimiz kanuna riayet etseniz ve dört mezheb dışına çıkmazsanız biiznillah amelleriniz sahihtir. Bunda tereddüd yoktur. Vesveseye girmeye de gerek yoktur.
[1] [Tirmizi: 2167; Müsned-i Ahmed bin Hanbel: 26585; El-Müstedrek ala’s-Sahiheyn: 359]
| İsim | |
| Eposta ( Sitede görünmeyecek ) | |
| Yorum | |
| Doğrulama Kodu | ![]() |
Gönder |