tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(O kimseler ki imân etmişler,) yani Hazret-i Muhammed (asm)’a indirilen vahy-i İlahinin tümünü birden kalben tasdik edip dil ile ikrar etmişler (ve imanlarına bir zulmü) herhangi bir şirki (bulaştırmamışlardır. İşte) asıl (korkudan) ebedî azaba düşme endişesinden (emin olmak, onlara) halis imâna sahip olan zatlara (aittir.) Onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.)
(En’am, 6/82)
Hadîs-i Şeriflerden
Hiçbir Müslüman, hanımına karşı kin besleyip buğz etmesin. Onda hoşlanmayacağı huylar varsa, memnun olacağı huyları da vardır.
(Müslim, Rada 61)
Dualardan
Cenab-ı Hak, fazl u keremiyle, bu hizmet-i kudsiyede hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risale-i Nur şakirdlerini daim muvaffak eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur.
Sözler
YILMAZ

YILMAZ'IN LÂNETNÂMESİNE CEVAP

06.03.2023

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعٖينَ

Ey ﴾ ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ﴿ âyetinin ifadesiyle kendisine yemin edilen kalem!

Ey levh-i mahfuzu yazarken Muhabbetullah veya havfullahtan inşikak eden kalem!

Şu yazılarımızda Ellâh’ın inayetine ve merhametine mazhar olarak adaletten, merhametten, şefkatten ayrılma! Ellâh’ın izni ile bizim elimizde doğruları yaz! Ya Rabbi! Bu kalemi bize yardımcı eyle! Amin…

Mukaddime

2014 yılında Yılmaz ağa ve yanındaki hafızlar tarafından bize yazılan mektuba, dokuz sene sonra müznib bir abd-i aciz olan Muhammed Doğan’ın tevfîk-i ilahi ile bilmecburiye verdiği bir cevap ve müdafaadır. Ve minellahi’t-tevfîk.

İhtâr:

Evvelâ: Vereceğimiz bu cevapta muhatabımız Yılmaz ağa değil; belki Kuran, sünnet, icma ve kıyasdan ayrılmayan farazî bir âlim-i muhakkiktir. Bakalım o âlim-i muhakkik; edille-i şer’iyye ve bu edille-i şer’iyyenin izahı olan Risale-i Nur’a dayanarak ne cevap verecek?

Sâniyen: Burada zikredeceğimiz cümle mesâil; herhangi bir şahıs hakkında mâli veya nefsî bir hüküm değildir. Çünkü biz ne şer’î, ne de medenî bir hâkim değiliz buna binaen burada yapılan hayali muhavere hiçkimse hakkında bir yargılama değildir; belki bu yazdıklarımız bazı şahitlerin ifadeleri ve Kur’an’ın emrine imtisâlen yaptığımız araştırmalarımız neticesinde zuhûr eden kat’î kanaat-i vicdâniyelerimizdir.

Sâlisen: Yılmaz ağanın hakkımızda yazdığı yazıların esas sebebi; benim kendisi hakkında yüzler şahit ve delillere istinaden başkası hesabına aleyhimizde çalıştığını söylemem sebebiyle kendisine iftira attığımı iddia etmesidir.

Râbian: Yılmaz ağanın ve yanındaki bir kısım hafızların; bu dokuz yıl zarfında aleyhimizde iddia ettiği mesâil beş maddede temerküz ediyor:

1-) Yılmaz ağanın Muhammed Doğan’ı tahkime davet ettiği, Muhammed Doğan ise bu tahkime gitmediği için haksız olduğu,

2-) Muhammed Doğan, Yılmaz ağaya yüzler delile istinaden başkası hesabına aleyhinde çalışmış olduğunu söylemekle iftira atmış olup, Muhammed Doğan’ın Abdullah bin Übeyy gibi münafık, kendisinin ise Hz. Aişe gibi pâk ve müberra olduğu,

3-) Muhammed Doğan’ın Yılmaz ağa hakkındaki iddialarını, delillere istinad etmeden avazı çıktığı kadar bağırarak ve karşısındakini sindirerek kabul ettirdiği ve Lokman suresi 19. Ayetinin Muhammed Doğan’a işaret ettiği,

4-) Yılmaz ağanın Muhammed Doğan’ı mülâaneye davetine, Muhammed Doğan’ın icabet etmemesi ve bunun neticesi olarak kendisi ve etbâının Resul-i Ekrem (asm) ve ehl-i beyti gibi haklı, Muhammed Doğan’ın ise Necran Hristiyanları gibi haksız olduğu,

5-) Muhammed Doğan’ın halkı kendi şahsına davet ettiği.

Hâmisen: Aşağıda zikredeceğimiz delillerin anlaşılması için, ilm-i usûlce sâbit olan kıyas kanununun esas şartını bilmek lâzımdır. Nitekim bir şeyi başka bir şeye kıyas ederken; illet-i hükmün kıyasın her iki tarafında da bitamamihâ bulunma şartı vardır.

Şimdi ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik! Temsil ettiğin ağa hakkında başkası hesabına aleyhimizde çalıştığını ifade etmemizin yüzler delillerinden, kanaat-i vicdaniyeyi gerektirecek kadarını serdedeceğiz. Bütün delilleri zikrederek mevzuyu uzatmaya ihtiyaç yoktur.

Ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik! Temsil ettin ağaya kırk beş yıl boyunca ders verdim. Şimdi soruyorum: Bu kırk beş yıllık müddet zarfında; Kitab, sünnet, icma, kıyas ve Risale-i Nur’a muhalif olan bir mevzuyu benden işittin mi?

O ehl-i insaf olan âlim-i muhakkik cevâben: “Kırk beş yıllık süre zarfında edille-i şer’iyyeye ve Risale-i Nur’un hakikatine muhalif bir şey işitmedim.” dedi.

Hem ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik! Madem o ağa yanımda bulunduğu kırk beş yıllık süre zarfında; edille-i şeriyyeye ve Risale-i Nur’un hakikatine muhalif bir şey işitmemiş, öyleyse henüz ben hapse girmeden evvel, hangi maksatla başta Konyalılar olmak üzere benim etrafımdaki insanlara: “Muhammed Doğan’ı dinlemeyin, ders halkasında bulunmayın, bilakis beni dinleyin.” dedi?

Nitekim bu mezkûr arkadaşlar Yılmaz ağanın kendilerine, Muhammed Doğan’ın dersine gitmemelerini söylediğini defalarca ifade ettiler.

Peki bu ifade, temsilcisi olduğun Yılmaz ağanın başkası hesabına çalıştığına kuvvetli bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Yine ben hapse girmeden evvel, Yeni Asya cemaatine mensub olup kitaplarımı okumak vesilesiyle dersime iştirak etmek isteyen kişilerin derslere gelmelerine mâni olan kişi, temsil ettiğin Yılmaz ağa değil miydi? Bu hareket, Yılmaz ağanın başkası hesabına çalıştığının kuvvetli bir emâresi değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Bizi devlete şikâyet edip, devlet memurlarına karşı aleyhimizde propaganda yaparak hapse girmemizin en mühim bir müsebbibi olan kişi, temsil ettiğin Yılmaz ağa değil miydi? Bu durum Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Biz 22 Ocak 2010 tarihinde göz altına alındıktan sonraki gece Emniyette, Fatih Üniversitesi rektörüyle konuşup aleyhimizde propaganda yapan, yine senin temsil ettiğin Yılmaz ağa değil miydi? Bu ifade Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Temsil ettiğin ağa, savcılığın terör örgütü suçu isnat ettiği iddianamede cemaat içinde Muhammed Doğan’dan sonra ikinci şahıs kabul edildiği halde, mahkeme salonundan elini kolunu sallayarak çıkmadı mı? Ayrıca mahkeme salonunda görevli memurlar, o ağaya: “Yılmaz bey” diye hitap etmiyorlar mıydı? Onlar tarafından ayrı bir muamele görmüyor muydu? Orada bulunan birçok kişi buna şahit olmadı mı? Bu haller Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Biz henüz hapse girmeden evvel, menfî cereyanda bulunduğuna dair hakkında birçok delil bulunan KÖZ ile devamlı bir surette görüşüp, muhâbere halinde olan temsilcisi olduğun ağa değil miydi? Bu görüşme ve muhâbereleşme, Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına kuvvetli bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Temsil ettiğin Yılmaz ağa ile Murat Öztürk arasında geçen bir münakaşa sebebiyle, onları barıştırmak üzere Yılmaz ağayı ve diğer ağa arkadaşını Muş’a çağırdığım zaman; o ağa, Murat Öztürk’le barışma teklifini kabul etmemekle beraber, kırk beş yıl kendisine ders vermiş olan Muhammed Doğan’dan bir hatır dahi almadan ayrılmadı mı?

Akabinde KÖZ vasıtasıyla, Emniyet mensuplarını konuşmanın yapıldığı Bülent Şener’in evinin önünde toplamadı mı? İçeride konuşulanları kaydedip sonrasında KÖZ’e ve o tarihte FETÖ’nün elinde olan Fatih Üniversitesi rektörüne rapor vermedi mi? Tüm bu cereyan eden durumlar, Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına kuvvetli emâreler değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet kuvvetli emârelerdir.” dedi.

Hem ey âlim-i muhakkik! Muhammed Doğan’ın Merter medresesinde yapmış olduğu derslerden sonra, yine başkası hesabına aleyhimizde çalıştığı bilinen Marangozun yanına giderek rapor veren kişi yine senin temsil ettiğin Yılmaz ağa değil miydi? Bu hâl Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına kuvvetli bir emâre değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet kuvvetli bir emâredir.” dedi.

Bu zikrettiğimiz dokuz “hem, hem” lerin yekûnü, temsilcisi olduğun Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına dair sana bir kanaat-i vicdaniye vermedi mi?

Baştan dokuz "hem, hem” ler ile zikredilen emârelerin yekûnünü işiten o âlim-i muhakkik: “Evet, temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın başkası hesabına Muhammed Doğan’ın aleyhinde çalıştığına kesin bir şekilde kanaat getirdim.” dedi.

Hulâsa:

Ey âlim-i muhakkik! Yılmaz ağa hakkında serdettiğimiz cümleler iftira değil, belki yüzler şahid, delil ve araştırmaya istinad eden hakikatler olup, Yılmaz ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığına dair kanaat-i vicdaniyeyi ifade ettiği malum oldu.

Hakikat-i hâl bu iken, temsil ettiğin Yılmaz ağanın, Muhammed Doğan tarafından kendisine başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun denilmesini, kendisinin atmış olduğu iftiralara bir perde ve dayanak yapması, elbette o ağanın çok kurnaz ve sinsi biri olduğuna büyük bir emâre değil midir?

Ey âlim-i muhakkik! Biz temsilcisi olduğun Yılmaz ağa hakkındaki davamızı isbat ettik. Şimdi onun bizim hakkımızda iddia ettiği asılsız ve delilsiz davaların iptaline gelelim.

Temsil ettiğin Yılmaz ağa, lanetnâmesindeki birinci iddiasında diyor ki: “Muhammed Doğan’ı sekiz ay boyunca tahkime çağırdığım halde gelmedi. Demek ki davasında haksızdır.”

Biz de buna cevaben deriz ki: “Ey muhakkik âlim! Temsil ettiğin Yılmaz ağanın beni çağırdığı mahkeme bir mahkeme-i şer’iyye midir? Yoksa bir mahkeme-i medeniye midir?

O âlim-i muhakkik: “Temsil ettiğim Yılmaz ağanın seni çağırdığı mahkeme; ne şer’î, ne de medenî bir mahkeme değildir, belki şeriatta tahkim ismi verilen bir mahkemeleşmedir.”

Peki ey adalet sıfatıyla mevsuf âlim! Tahkimin sahih olmasının şartı nedir?

İlim sıfatına istinad eden o âlim: “Tahkimin şartları:

1-) Her iki hasmın birbirlerinin seçtikleri hakeme rıza göstermesi,

2-) Hakem olacak kişinin velâyet-i kaza sahibi, yani kadılık yapmaya kabiliyeti olmasıdır.” dedi.

O zaman senden soruyorum ey âlim-i adil! Temsil ettiğin ağanın beni çağırdığı bu tahkimde, zikretmiş olduğun şartlar mevcut mudur? Hakem olarak kimi tayin etmiştir? Tayin ettiği kişi velâyet-i kaza sıfatına haiz midir? Farz-ı muhal bu sıfata hâiz olsa dahi, bu hakemin ta’yininde benim rızam alınmış mıdır? Bu şartların hiçbiri yerinde olmadığı gibi, tayin ettiği hâkimin ne ismini ne cismini bilmiyor, kendisini tanımıyorum. Öyle ise senden soruyorum ey âlim-i muhakkik! Temsilcisi olduğun Yılmaz ağanın tahkim davası sahih midir?

O âlim-i muhakkik: “Tahkim şartları yerinde değildir ve temsil ettiğim Yılmaz ağanın, şartları yerinde olmadığı için bu tahkime çağırması merduttur.” dedi.

Kur’an’ın tahkim hakkındaki hüküm ve şartları bunlar olduğu ve temsil ettiğin Yılmaz ağa bu şartların hiçbirine uymadığı halde, hangi hak ile tahkime davet ediyor? Ve o tahkime gitmediğim taktirde hangi delile istinaden haksız olduğumuzu iddia ediyor? Ve bunun neticesinde bize karşı mektup yazdığını söylüyor?

Temsilcisi olduğun Yılmaz ağa; ikinci iddiasında Nur Sûresi’nin 11-16. ayetlerinde anlatılan hadiseyi, kendisine “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun” denilmesine kıyas ederek, bu iddianın Hz. Aişe’ye atılan zina iftirası gibi olduğunu söylüyor. Bu ayetlerde ifk hadisesi şöyle anlatılmaktadır:

اِنَّ الَّذٖينَ جَاؤُ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِ وَالَّذٖى تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

Muhakkak o kimseler ki, iftira ile geliverdiler, sizden bir zümredirler. Onu sizin için bir şer sanmayın, belki o sizin için bir hayırdır. Onlardan her kişiye de günahtan kazandığı şey vardır. Onlardan o kimse ki, onun büyüğünü deruhte etmiştir, onun için de pek büyük bir azap vardır. 

لَوْلَا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هٰـذَا اِفْكٌ مُبٖينٌ

Onu işittikleri zaman mü'minler ile mü'mineler kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak, «Bu bir apaçık iftiradır,» demeleri gerekmez miydi?

لَوْلَا جَاؤُ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاِذْ لَمْ يَاْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَاُولٰئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ

Onun üzerine dört şahit getirmeli değil mi idiler? Mademki, şahitleri getiremediler, artık onlardır Ellâh katında yalancılar, onlardır.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فٖى مَا اَفَضْتُمْ فٖيهِ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

Ve eğer Ellâh'ın fazl-u rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı sizi pek büyük bir azap kaplardı.

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهٖ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظٖيمٌ

O vakit ki, onu (iftirayı) dillerinizle karşılayıp kabul ediyordunuz. Kendisine sizin bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu kolay sanıyordunuz. Halbuki o, Ellâh katında pek büyüktür.

İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Âişe’den (r.anha) aynı şekilde nakledilen hadise hulâsa olarak şöyle gerçekleşmiştir: “Resûl-i Ekrem Benî Mustaliḳ (Müreysî‘) Gazvesi’nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Âişe (r.anha), konakladıkları bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde, tabiî ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu farkeder ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun ardçılarından Safvân b. Muattal es-Sülemî görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur ve devesine bindirip hayvanı yularından çekerek orduya yetiştirir; fakat hızlı yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir.

Mezkûr gecikme başlangıçta hiç kimse tarafından garib karşılanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve münafık olduğu vahy ile sabit olan Abdullah bin Übeyy bin Selul’ün hiçbir senedi, delili ve şahidi olmadan ortaya attığı iftiradan sonra siyer kitaplarında mutavvalen anlatılan meseleler cereyan etmiştir.[1]

Şimdi ey âlim-i muhakkik! Senden soruyorum; ihtarda da zikrettiğimiz gibi kıyas kanununa göre ma’kıs ve ma’kıs aleyhi arasında illet-i hükmün bitemâmiha bir olması lazım değil midir?

Yılmaz ağayı temsil eden o âlim-i muhakkik tasdik etti ve: “Doğrudur.” dedi.

İfk hadisesinin nasıl cereyan ettiğini, bütün ehl-i siyer ve hadîsin müttefikan haber verdikleri üzere yukarıda zikrettik. Bu hadisede dört mes’ele nazar-ı dikkati celbediyor:

1-) İftirayı atan kişi, münafıklığı vahiy ile sâbit olan Abdullah bin Ubeyy’dir.

2-) İftira atılan kişi, ezvâc-ı tâhirattan Hz. Aişe (r.anha) dır.

3-) İftirayı atan Abdullah bin Ubeyy bu hadiseyi ne kendisi bizzat görmüş, ne de işitmiştir; belki hiçbir delile istinad etmeden, sadece Safvan bin Muattal’ın Hz. Aişe’nin devesini getirdiğini görmesiyle bu azîm iftirayı atmıştır.

4-) Bu mesele zina iftirasıdır. Zina iftirası ise, Kur’an’ın nassı ile ancak dört şahit ile sübut edebilir.

O zaman temsil ettiğin ağa, bizim kendisi hakkındaki müberhen iddiamızı ifk hadisesine kıyas ederek dört şeyi ifade etmiş oluyor:

1-) Kendisine “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun” diyen Muhammed Doğan’ın, Abdullah bin Ubeyy gibi münafıklığı vahiy ile sâbit olan bir kişiyle aynı kefede olduğunu,

2-) Temsilcisi olduğun Yılmaz ağanın, Hz. Aişe (r.anha) gibi pak ve müberra bir şahsiyet olduğunu,

3-) Kendisine “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun” diyen Muhammed Doğan’ın delilsiz ve senetsiz olarak bu iddiada bulunduğunu,

4-) Kendisi hakkında zikredilen iddianın zina iftirası gibi olduğunu ve sübûtu için dört şahit gerektiğini.

Şimdi ey Yılmaz ağayı temsil eden insaflı âlim-i muhakkik! Benim Yılmaz ağaya “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun” dememle, ifk meselesi arasında ednâ bir münasebet var mıdır? Zikredilen dört meselenin herhangi birisinde müştereklik var mıdır?

O âlim-i muhakkik: “Zikredilen dört meseleden hiçbirinin, Muhammed Doğan’ın temsil ettiğim ağaya “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyor” demesi ile bir münasebetdarlığı yoktur. Çünkü:

1-)Muhammed Doğan herkesin şehadetiyle bir mü’mindir. Bu kıyasın sahih olması için Muhammed Doğan’ın -hâşâ- münafık olduğu hususunu tesbit etmek gerektir. Bir şahsın i’tikadî münafıklığı ise ancak ve ancak vahiy ile tesbit edilebilir. Ozaman Yılmaz ağanın böyle bir tespiti yapması muhaldir.

2-) Temsil ettiğim ağa Hz. Aişe (r.anha) gibi pak ve müberra bir şahıs değildir.

3-) Muhammed Doğan kendi iddiasına dair birçok delili ve emâreyi ibraz etmiştir. Bu hususta Abdullah bin Ubeyy gibi mesnetsiz konuşmamıştır.

4-) Üzerinde bulunduğumuz mesele ise zina meselesi değildir. Dört şahide ihtiyaç yoktur.

Temsil etmiş olduğum Yılmaz ağanın yapmış olduğu bu kıyas, usûl ilmince kıyas-ı ma’a-l fârık olup merduddur.” dedi.

Öyle ise ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik-i adil! Bir ayet-i Kur’anî’yi kendi heva ve hevesâtına göre, sadece kendi davasına delil olması için, hiçbir dayanağı olmadan mana ederek kıyas-ı ma’a-l fârık ile ayetin şumûlüne dahil olmayan kişileri ayetin mâsadakı kılmanın  şeriat nazarında hükmü nedir?

O ağayı temsil eden âlim-i muhakkik: “Bu hükmü izah etmek büyük bir rezaletin ifşasına sebebiyet vereceğinden, söylemekten imtina ediyorum.” dedi.

O zaman Muhammed Doğan olarak ben dahi bu meseleyi ifşa etmiyorum, kapatıyorum.

Ey âlim-i muhakkik! Mümessili olduğun Yılmaz ağa, yazdığı lânetnâmedeki üçüncü iddiasında diyor ki: “Muhammed Doğan benim hakkımdaki iddialarını hiçbir delile istinad etmeden, sadece avazı çıktığı kadar bağırarak ve karşısındakini sindirerek kabul ettiriyor. Buna binaen Lokman suresi 19. Ayet Muhammed Doğan’a işaret ediyor:

وَاقْصِدْ فٖى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمٖيرِ

[Ey oğlum! Yürümekten, sür'atla hiffet arasını İhtiyar et ve böbürlenmeden yürü*, söz söylerken yavaş sesle söyle. Zira; sadanın gâyet çirkin olanı himarın sadasıdır.] Lokman 19

Biz de buna cevaben diyoruz ki:

Ey muhakkik âlim! Âyetin sebeb-i nüzulü olan bağırıp çağırarak karşıdakini susturma meselesine bağırıp çağırarak hasmına batıl davaları isbat eden her bir ferd dahil olsada asıl mâsadakı; Arab kavimlerinde ve bedevîler içinde, kavim ve aşiretlerine dayanarak seslerini yükseltenlerdir.

Öyleyse ey âlim-i muhakkik! Senden soruyorum: Muhammed Doğan bir aşirete veya bir kavme dayanarak bir iş yapmış mıdır? Bütün hayatı müddetince hiç kimsenin üzerine yürümüş müdür? Zorbalık yapmış mıdır?

O âlim-i muhakkik dedi ki: “Muhammed Doğan, bir aşirete veya bir kavme dayanarak bir iş yapmamakla beraber, hiç kimseye zorbalık dahi yapmadığı dost ve düşman herkesin malumudur. Kendisiyle teşrik-i mesai yapmış olan herkes buna şahittir. Kendisinin de defaatle ifade ettiği gibi, tek istinadgâhı millet-i İbrahim ve hakikat-i Kur’aniye’dir. Dokuz sene boyunca bu mektuba cevap vermeden sabretmesi, bu mes’elenin en zâhir bir delilidir.”

Benim kavim ve aşiretime dayanarak ve bağırarak kimseye herhangi bir meseleyi kabul ettirmediğim aşikâr oldu.

Şimdi ey âlim-i muhakkik! Âyâ temsil ettiğin Yılmaz ağanın hakkımda iddia etmiş olduğu bağırıp çağırarak, bir kuvvete, bir aşirete dayanarak davasını isbat etme hasleti, aynen kendisinde mevcut değil midir? Bu hasletin kendisinde bulunduğu, o ağayı gören ve tanıyan herkes tarafından malum değil midir? Nitekim temsil ettiğin ağa, yazdığı bu mektubu kendi kavim ve aşiretine göndererek onların desteğini istemedi mi?

O âlim-i muhakkik, temsil ettiği zâtı kimden sorduysa onda bu halin mevcud olduğu cevabını aldı ve dedi ki: “Temsil ettiğim ağa, Muhammed Doğan’a, “bağırıp çağırarak ve insanlar üstünde cebir kullanarak davasını zorla kabul ettiriyor” iftirasını isnad etmekle azim bir hataya girmiştir. Cezası dahi azimdir. Belki lânetnâmesinde tarif ettiği kavim ve aşiretine dayanan kişi, kendisinden başkası değildir.”

Öyle ise ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik-i adil! Bir ayet-i Kur’anî’yi kendi heva ve hevesâtına göre, sadece kendi davasına delil olması için, hiçbir dayanağı olmadan mana ederek kıyas-ı ma’a-l fârık ile ayetin şumûlüne dahil olmayan kişileri ayetin mâsadakı kılmanın  şeriat nazarında hükmü nedir?

O ağayı temsil eden âlim-i muhakkik: “Bu hükmü izah etmek büyük bir rezaletin ifşasına sebebiyet vereceğinden, söylemekten imtina ediyorum.” dedi.

O zaman Muhammed Doğan olarak ben dahi bu meseleyi ifşa etmiyorum, kapatıyorum.

Temsil ettiğin Yılmaz ağanın lânetnamedeki dördüncü iddiası: Kendisinin Muhammed Doğan’ı mülâaneye davetine Muhammed Doğan’ın icabet etmemesi ve bunun neticesi olarak, kendisi ve etbaının Resul-i Ekrem ve ehl-i beyti gibi haklı, Muhammed Doğan ve etbaının ise Necran Hristiyanları gibi haksız olduğudur. Ve o ağa bu davasına, Âl-i İmran Suresi’nin 61. Ayetini delil getiriyor:

فَمَنْ حَاجَّكَ فٖيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَاءَنَا وَاَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا واَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبٖينَ

Artık sana ilim geldikten sonra her kim onun hakkında seninle münakaşada bulunursa, de ki: «Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendi şahıslarımız ve şahıslarınızı davet edelim, sonra tazarru ve niyazda bulunâlim, Ellâh u Teâlâ'nın lânetini yalancılar üzerine kılalım.»  (Al-i İmran, 61)

Bu hadise siyer ulemasının nakline göre şu şekilde cereyan etmiştir:

Resûl-i Ekrem’in, İslâmiyet’e girmeyi veya cizye ödemeyi teklif eden mektubunu alan Necran hristiyanları hicrî 9 (m.631) yılında Medine’ye bir heyet gönderdiler. Resûlullah bunları Müslümanlığa davet edince heyetin reisi Ebû Hârise: “Biz senden önce müslüman olduk” dedi. Hz. Peygamber domuz eti yemeleri, haça tapmaları ve Îsâ’yı Ellâh’ın oğlu kabul etmeleri sebebiyle İslâmiyet’i benimsemiş sayılamayacaklarını bildirdi. Bunun üzerine heyet mensupları Îsâ’nın babasının kim olduğunu sordular. Kaynakların belirttiğine göre Resûl-i Ekrem bu soruya hemen cevap vermemiş, kısa bir müddet sonra da Âl-i İmrân sûresinin ilk seksen âyeti nâzil olmuştur. Bu âyetlerde Hristiyanlık hakkında bilgi verilmekte, Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelişine Âdem’in annesiz ve babasız olarak yaratılışı örnek gösterilmekte, daha sonra da mübâhele âyeti yer almaktadır: “Artık bu bilgilerden sonra Îsâ’nın şahsiyeti ve gerçeğin mahiyeti hakkında seninle tartışmaya kalkışacak olanlara de ki: Gelin, sizler ve bizler dahil olmak üzere siz kendi çocuklarınızı, biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra cânu gönülden dua edelim de Ellâh’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.” Hz. Peygamber mübâhele âyetinin nüzûlünden sonra Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali (r.anhum) ile birlikte Necran heyetinin yanına gitti; ilgili âyetleri okuyarak kendilerini mübâheleye davet etti. Necranlılar kısa bir istişareden sonra Hz. Muhammed’in peygamber olma ihtimalini göz önünde bulundurarak mübâheleye cesaret edemediler. Cizye ödemek şartıyla anlaşma yaptılar ve ülkelerine döndüler.

Biz o ağaya cevaben deriz ki:

Ey âlim-i muhakkik! Şeriat-ı garrâda iki müslüman arasında böyle bir lanetleşme caiz midir?

O âlim-i muhakkik: “Zevc ve zevce arasındaki mülâane haricinde bu şekilde bir lanetleşme usulü şeriatta yoktur.” dedi.

Peki ey âlim-i muhakkik! Senden soruyorum, bu ayette zikri geçen lanetleşmede taraflar kimlerdir?

O âlim-i muhakkik: “Bir taraf fahr-i kâinat olan Resul-i Ekrem (asm) ve ehl-i beyti, diğer taraf ise Necran Hristiyanlarıdır.” dedi.

Öyle ise senin temsil ettiğin ağa, kendini fahr-i kâinat olan Resul-i Ekrem’e, bizi ise Necran Hristiyanlarına kıyas etmiş olmaz mı?

O âlim-i adil: “Âl-i İmran Suresi 61. Ayette geçen mülâane mevzuu ile Muhammed Doğan tarafından temsil ettiğim Yılmaz ağaya başkası hesabına aleyhimizde çalıştığını söylemesi arasında en ufak bir münasebet yoktur. Bunu ona kıyas etmek, ilm-i usûlce kıyâs-ı ma’a-l fârıktır. Kuran nazarında merduttur. Temsil ettiğim ağa bu kıyasta azim bir hataya girmiştir.” dedi.

Madem böyledir. O zaman derim ki: “Biiznillah inâyet ve rahmet-i ilahiye bize nezâret eder. İnşallah bu ağayı da fikrinden vazgeçirir. Biz kimseyle ne lanetleşmeye, ne harbe, ne vurmaya gitmeyiz. Elimizde Kur’an gibi bir mûcize-i baki varken bu gibi şeylerle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Ve yukarıda da isbat edildiği gibi, iki mü’min arasında böyle bir mülâane şekli yoktur. Öyleyse biz ilmen böyle bir mülâane yapamayız.”

Öyle ise ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik-i adil! Bir ayet-i Kur’anî’yi kendi heva ve hevesâtına göre, sadece kendi davasına delil olması için, hiçbir dayanağı olmadan mana ederek kıyas-ı ma’a-l fârık ile ayetin şumûlüne dahil olmayan kişileri ayetin mâsadakı kılmanın  şeriat nazarında hükmü nedir?

O ağayı temsil eden âlim-i muhakkik: “Bu hükmü izah etmek büyük bir rezaletin ifşasına sebebiyet vereceğinden, söylemekten imtina ediyorum.” dedi.

O zaman Muhammed Doğan olarak ben dahi bu meseleyi ifşa etmiyorum, kapatıyorum.

Ey âlim-i muhakkik! Temsil ettiğin Yılmaz ağa, lânetnamesindeki beşinci iddiasında diyor ki: “Muhammed Doğan halkı kendi şahsına davet ediyor, etbaını kendine mutlak itaate çağırıyor. Bununla beraber edille-i şer’iyye lafzı sürekli ağzında pâyimal olduğu halde ona muhalif davranıyor.” Ve o ağa bu hususta Âl-i İmran Suresi’nin 79. Ayetini kendisine delil getiriyor:

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لٖى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰـكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّٖنَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ

Beşerden hiç kimseye yakışmaz ki, Ellâh ona kitap versin, anlayış versin, peygamberlik versin de sonra insanlara şöyle desin; “- Ellâh’ı bırakıp bana kul olun”. Fakat öğretmekte ve ders alıp vermekte olduğunuz kitap sayesinde, bildiği ile amel eden âlimlerden olun der. (Âl-i İmran, 79)

Biz de o ağanın iddiasına cevaben deriz ki:

Ey âlim-i muhakkik! Senden soruyorum: “Bu iddiasına bir şâhit veya en ufak bir emâre var mıdır? Herhangi bir konuşmamı işitmiş midir? Herhangi bir kitabımda böyle bir ifade görmüş müdür?”

O ağayı temsil eden âlim-i muhakkik cevaben dedi ki: “Muhammed Doğan’ın 60 yıllık hayatında kendi şahsına hâdim olmaya davet ettiğine dair ne bir şahit, ne bir delil, ne de en küçük bir emâre yoktur.

Belki tam aksine, araştırma neticesinde görüyoruz ki: Muhammed Doğan ile ednâ münasebeti bulunan her kişi; Muhammed Doğan’ın, şahsına değil, Kur’an’a hâdim olmaya çağırdığına şahitlik ediyor.

Yine araştırma neticesinde aşikâr oldu ki; bu zât bütün kitaplarında da kendi şahsına değil, Kur’an’a hâdim olmaya davet ediyor.

Ve yine araştırma neticesinde aşikâr oldu ki; bu zât yaptığı bütün derslerinde -ki hepsi kayıt altındadır- kendi şahsına değil, Kur’an’a hâdim olmaya çağırıyor.”

Edille-i şer’iyyeyi sürekli ağzımda dolandırıp ona muhalefet etmem meselesine gelince, ey âlim-i muhakkik! Yine yukarıda tasdik etmiş olduğun hayatım, kitaplarım ve derslerim bu iddianın iftira olduğuna en bâhir ve açık deliller değil midir? Temsil ettiğin o ağa, edille-i şer’iyyeye muhalif en küçük bir beyanımı şahitli olarak ispat edebilir mi?

O âlim-i muhakkik; araştırması neticesinde temsil ettiği ağanın bu hususta en ednâ bir delili dahi olmadığını, belki ebkem kaldığını ifade etti. Böyle bir şehadeti hiç kimsenin yapmadığını söyledi.

Madem benim edille-i şer’iyyeden ayrılarak halkı kendime hâdim ettiğime dair hiçbir delil ve şahit yoktur. O zaman senden soruyorum: “Âyâ temsil ettiğin Yılmaz ağanın, kalplerin içindekini görecek bir gözü mü var ki, benim hakkımda böyle asılsız iddialarda bulunuyor? Elbette, zahire göre hiçbir delil olmadığı gibi, o ağanın kalblerin içindekini görecek bir gözü de yoktur diyeceksin.”

Şimdi ey âlim-i muhakkik: Benim halkı kendi şahsıma davet etmediğim, deliller ve şahitlerle isbat oldu. Temsil ettiğin ağanın başkası hesabına aleyhimizde çalıştığının emarelerini addettiğimiz bölümde temas ettiğimiz gibi tekraren diyoruz ki; bu ağanın halkı kendine davet ettiği, medreselerimizin karşısında kendi medreselerini açtığı ispatlı değil midir?

O âlim-i muhakkik: “Evet, evet, aynen bu ayette geçtiği gibi halkı kendisine hâdim olmaya çağıran zat sen değilsin ey Muhammed Doğan! Belki temsil ettiğim ağadır. Bu ağa kıyas-ı ma’a-l fârık yaparak, kendini haklı çıkarmak için Muhammed Doğan’a iftira atmış ve bu ayeti kendi heves ve hevesatına göre mana etmiştir.” dedi.

Öyle ise ey Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik-i adil! Bir ayet-i Kur’anî’yi kendi heva ve hevesâtına göre, sadece kendi davasına delil olması için, hiçbir dayanağı olmadan mana ederek kıyas-ı ma’a-l fârık ile ayetin şumûlüne dahil olmayan kişileri ayetin mâsadakı kılmanın  şeriat nazarında hükmü nedir?

O ağayı temsil eden âlim-i muhakkik: “Bu hükmü izah etmek büyük bir rezaletin ifşasına sebebiyet vereceğinden, söylemekten imtina ediyorum.” dedi.

O zaman Muhammed Doğan olarak ben dahi bu meseleyi ifşa etmiyorum, kapatıyorum.

Bu hayâlî muhâvere neticesinde Yılmaz ağayı temsil eden âlim-i muhakkik, bir kanaat-i kat’iyye ile dedi ki:

“Müznib bir abd-i aciz olan Muhammed Doğan’ın baştan beri arz etmiş olduğu gayet muknî ve kâfî deliller neticesinde:

1-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın başkası hesabına Muhammed Doğan’ın aleyhinde çalıştığı hakkındaki emarelerin kanaat-i vicdaniyeyi ifade ettiği,

2-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın tahkime çağırarak muhâkemeleşme talebinin şeriat nazarında merdud olduğu,

3-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın kendisine “başkası hesabına aleyhimizde çalışıyorsun” denilmesini ifk hadisesine kıyas etmesinin bir kıyas-ı ma’a-l fârık olup Kur’an nazarında merdud olduğu,

4-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın, Muhammed Doğan’ın iddiasını insanlara cebren kabul ettirdiği davasında külli bir yanlışa girdiği, belki bu vasfın kendisinde olduğu,

5-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın Muhammed Doğan’ı mülâaneye çağırmasının şeriatte yeri olmadığı ve yaptığı kıyasın usulce kıyas-ı ma’a-l fârık olduğu,

6-) Temsilcisi olduğum Yılmaz ağanın Muhammed Doğan hakkında “şahsına çağırıyor” iddiasının asılsız ve temelsiz bir iftira olduğu anlaşılmıştır.” dedi ve böylece bu hayâlî muhâvere nihayet buldu.

 

Naşirler

 


[1] Buhârî, “Şehâdât”, 15, “Meġāzî”, 34, “Tefsîr”, 24/5-10. Müslim, “Tevbe”, 56, 57, 58. İbn Hişâm, es-Sîre2, II, 289, 297-307. İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 63, 64, 65. Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Zekkâr), I, 47-48.Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1511, 1517-1528.

 

Bu yazi 4545 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.260 sn. deSen
↑ Yukarı