9 Rebiülahir 1442
25 Kasım 2020
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ey îmân edenler! Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Çünkü, onlar, birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Muhakkak Ellah, zâlim kavme hidâyet nasîb etmez.
(Maide, 5/51)
Hadîs-i Şeriflerden
Sana şüphe veren şeyleri bırak şüphe vermeyene bak. Çünkü doğruluk, kalbin huzurudur. Yalan ise, kalbi şüphe ve kuşkuya yöneltir.
(Tirmîzî, Kıyame 60)
Dualardan
Cenab-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffaret-üz zünub yapsın. Âmîn âmîn âmîn.
(Lem'alar)
Vecîze
Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.
Lem'alar

CENNET’TEKİ SAÂDET, HEM CİSMÂNÎ, HEM DE RÛHÂNÎDİR (1)

06.11.2020

#CumaDersi

 

Cennet’te yeme, içme, mesken ve nikâh gibi ni’metler, cismânîdir. Ehl-i Cennet’in, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına, lütfuna, doğrudan doğruya tecellîsine ve kurb-u huzûruna mazhar olması gibi ni’metler de rûhânîdir.

Cennet’le alâkalı âyât-ı Kur’âniye ve Ehâdîs-i Nebeviyye’de her iki saâdet ve lezâize yer verilmesi, bu da’vâyı kesin olarak isbât eder. Mü’min, dünyâda cismiyle şehevât-ı nefsâniyesini ve günâhları terkederek, ibâdet ve tâatin zahmetlerine tahammül ettiği için âhirette cismiyle telezzüz eder. İ’tikâdâta riâyet, ahlâk-ı haseneyle tehalluk ve ahlâk-ı rezîleden ictinâb ettiği için de ruhuyla telezzüz eder.

Evet, insânda göz, kulak, lisân gibi hem zâhirî ve maddî aza ve cevârih mevcûddur. Hem de akıl, kalb, rûh gibi bâtınî ve ma’nevî havâs ve letâif mevcûddur. Cennet’te insânın her iki nev’ alât ve cihâzâtı tatmîn edilecektir. Ehl-i Cennet, ekl ve şürb gibi zâhir ni’metlerden maddeten lezzet alırlar. Cemâlullâh gibi bâtın ni’metlerden de rûhen lezzet alırlar.

Mâdem rahmet-i İlâhiyye, nev’-i beşeri bu dâr-ı fenâda maddî ve ma’nevî cihâzatla, letâif ve hissiyâtla techîz etmiştir. Hem mâdem maddî cihâzât ve hissiyâtın telezzüzü, ancak maddî lezâizle mümkündür. Hem mâdem ma’nevî cihâzât ve hissiyâtın telezzüzü, ancak ma’nevî lezâizle mümkündür. Hem mâdem bu dünyâda insânın saâdet ve huzuru, zevk ve lezzeti, ancak bu maddî ve ma’nevi cihâzâtın tatmîni ile mümkündür. Meselâ; gözün gıdâsı ve zevki, güzel manzaraları seyretmektir. Kulağın gıdâsı ve zevki, meşrû’ dâirede güzel sesleri işitmektir. Mi’denin gıdâsı ve zevki, yemek ve içmektir. Dilin gıdâsı ve zevki, lezzetli taâmları yemek ve güzel şeyleri konuşmaktır. Kezâ irâdenin gıdâsı ve zevki, ibâdetullâhdır. Zihnin gıdâsı ve zevki, ma'rifetullâhdır. Hissin gıdâsı ve zevki, muhabbetullâhdır. Lâtifenin gıdâsı ve zevki, müşâhedetullâhtır. Demek maddî ve ma’nevî cihâzât-ı insâniyenin zevk ve lezzeti ayrı ayrıdır.

Nasıl ki; dünyâda bir insân, kör, sağır, dilsiz ve topal olsa, bu maddî cihâzların zevk ve lezzetlerinden mahrûm kalır. Kezâ bir insân, bu dünyâda akıl ni’metinden mahrûm olsa, bu ma’nevi cihâzın zevk ve lezzetinden hissesi olmaz.

Demek insânın bu dünyâda, hakîkî huzur ve lezzeti, ancak bu iki kısım lezâizin berâber te’mîn edilmesiyle mümkündür.

Mâdem bu dünyâda insân için, bu iki kısım saâdet ve huzur, zevk ve lezzet, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmaz ve biribirisiz olmaz. Hem mâdem tekâlif-i İlâhiyye’ye muhâtab olan ve mükellef tutulan, insânın maddî ve ma’nevî cihâzât ve cevârihidir. Her bir cihâzât ve cevârihin mükellefiyyeti ve ubûdiyeti de ayrı ayrıdır. Hem mâdem dâr-ı âhirette o mükellefiyyete ve mükellef olan aza ve cevârihin amel-i sâlih ve takvâ ile inkişâf mertebesine göre mükâfât alacaktır.

Öyle ise, mezkûr mâdemlerde ifâde edilen hakâikten dolayı, kat’î ve zarûrî olarak haşre gidecek aynen bu evsâftaki insândır. Yani rûh ve bedeniyle berâber haşir meydanına gelen insândır. Bütün yaptıklarından hesâba çekilecek olan da aynen bu evsâftaki insândır. Hesâbtan sonra Cennet ve Cehennem’e gidecek olan da aynen bu evsâftaki insândır. Cennet’teki saâdete mazhar olan da aynen bu evsâftaki insândır. Cehennem’deki şekâvete dûçâr olan da aynen bu evsâftaki insândır.   

Demek insân için, dünyâ ve âhirette maddî ve cismanî saâdet ve lezzet lâzım ve zarûrî olduğu gibi; ma’nevî ve ruhî saâdet ve lezzet de lâzım ve zarûrîdir. Zîrâ her iki kısım saâdet ve lezzet, ayrı ayrıdır. Hattâ maddî ve ma’nevî her bir cihâzın saâdet ve lezzeti ayrı ayrıdır. İnsân, her iki kısım saâdet ve lezzeti şiddetle taleb eder. Birinin olmaması durumunda, insânın saâdet ve lezzeti mümkün değildir. O hâlde dünyâda beden ile rûh birbirinden ayrılmadığı ve saâdet ve lezzeti berâber tattığı gibi; âhirette dahî beden ile rûh birbirinden ayrılmaz ve saâdet ve lezzeti berâber tadar.

 

(Semendel Yayınlarından “Dar-ı Saadet Cennet” adlı eserden alınmıştır.)

 

Bu yazi 539 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2019 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.018 sn.
↑ Yukarı