tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalaya dursun. Yakında bilecekler.) Dünya ve ahirette başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklar; küfür ve isyanlarının dehşetli âkibetine kavuşacaklardır.
(Hicr, 15/3)
Hadîs-i Şeriflerden
Kim istemekten sakınırsa, Ellah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tok gözlü olup kanaat ederse, Ellah onu başkasına muhtaç etmeyerek zengin kılar.
(Buhari, Zekat 18)
Dualardan
Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirdlerini böylelerin şerrinden muhafaza eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir.
Mesnevî-i Nuriye

İNSAN, BÜTÜN ÂLEM NAMINA ELLAH’IN MUHATABIDIR

14.04.2017

اَلرَّحْمٰنُعَلَّمَ الْقُرْاٰنَ  خَلَقَ الْاِنْسَانَ  عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

        Aziz Kardeşlerim!

       İnsan, bütün âlem namına Sultan-ı kâinatın muhatab-ı hassıdır ve sâdık dostudur. Zira Rahman-ı Zülcemal, onu bütün kâinatın reisi olarak yaratmış; kâinatın hülâsası ve esma ve sıfatının en güzel ayinesi yapmış; âlem-i imkân ve âlem-i vücubu keşfedecek anahtarları eline vermiş, böylece bütün kâinat üstünde ona bir makam ve mevki bahşetmiştir. Şayet insan, Ellah’ın muhatab-ı hassı ve sadık dostu olmasaydı, ona bu kadar ihsan, in’am ve ikramda bulunur muydu?

    Ellah’a ilk muhatab ve dost olma şerefine en evvel Habîbullah ünvanıyla maruf Hazret-i Muhammed (asm) Efendimiz, daha sonra Halîllullah ünvanıyla meşhur Hazret-i İbrahim (as) nâil olmuştur. Cenab-ı Hak, dolayısıyla bütün âleme, bahusus nev-i beşere bu muhatablık ve dostluk şerefini sirayet ettirmek istemiştir. Âlem, tekvinen bu şerefi kabul etmiştir. Âlemdeki teavün, tesanüd, tecavüb ve teanuk bunun delîlidir. İnsanlık âlemine gelince, insanların bu şerefe nâil olabilmeleri için enbiyaya, bahusus Hazret-i Muhammed (asm) ile Hazret-i İbrahim (as)’a ittiba etmelerini emretmiştir. Vâesefâ vâhasretâ nev-i beşerin az bir kısmı müstesna, çoğu bu tebaiyyeti kabul etmeyerek, böyle ulvî ve kudsî bir şereften mahrum kalmışlardır.

       Kardeşlerim!

     İnsan, semavî kitablar, bahusus Kur’an vasıtasıyla Ellah’a muhatab olmuş ve bununla ağır bir mes’uliyeti yüklenmiştir. Kur’an’da “Ey ağaçlar!”, “Ey otlar!”, “Ey hayvanlar!” gibi hitablar yoktur. Ellahu Teâla, sair mevcudatla değil; insanlarla konuşuyor. İşte insana bu yüksek pâye ve rütbeyi veren; insanı, Ellah’a muhatab ettiren, insanın gücü değil; Ellah’ın rahmetidir. Nasıl ki; bir kumandan, bölükteki askerlerin yaptıkları vazîfeleri, başlarında bulunan zâbitten sorar ve bütün askerler namına onu kendine muhatab kabul eder. Aynen öyle de Cenab-ı Hak, bütün kâinat içinde insanı kendine muhatab ve dost ederek ona umum mevcudat üstünde bir zâbitlik rütbesi vermiştir.

   Rahman Sûresi’nde geçen عَلَّمَهُ الْبَيَانَخَلَقَ الْاِنْسَانَعَلَّمَ الْقُرْاٰنَاَلرَّحْمٰنُ ayet-i kerîmeleri[1] ifade ediyor ki; Cenab-ı Hak, Rahman ismiyle şu âlemde tecellî etti ve bu ismin tecellisiyle bütün âlemi, insana hizmetçi kıldı. Rahîm ismiyle de saadet-i ebediyeyi ona ihsan ve ikram eyledi. Bütün bunlardan önemlisi, O Zat-ı Zülcemal, bizzat Rahman isminin tecellîsiyle insanı kendine muhatab kabul etti; Kur’an’ı ona ta’limbuyurdu; beyanı öğretti, yani ona konuşma kabiliyeti verdi. O Rahman-ı Zülcemal, hem insanla konuşuyor; hem onu kendisiyle konuşturuyor. Konuşma sıfatını ona ihsan ederek; “Derdini bana anlat, bana münâcatta bulun!” diye onu iltifatat-ı rahmetine nâil ediyor. Daha sonra فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ  “Ey ins ve cin! Hem dünyayı, hem de ahireti size hizmetçi ettim ve iki sofra gibi önünüze serdim. Bütün bunlardan ziyade olarak da hem sizinle konuştum, hem sizi kendimle konuşturdum, hem de sizi birbirinizle konuşturdum. O halde benim hangi ni’metimi inkâr ediyorsunuz?”[2]ayet-i kerîmesiyle, ikaz ve ihtar ediyor; küfran-ı nimette bulunmanın, insanın rütbe ve şerefiyle bağdaşmadığını, imtinan tarîkiyle ortaya koyuyor; böylece onları irşad ediyor.

      Hem O Zat-ı Zülcelal, ilzam ve iskat sadedinde nev-i beşere der ki; “Eğer elçilerim vasıtasıyla size tebliğ edilen ahkâmımı inkâr etseniz, bana iman ve itaatten yüz çevirseniz,  gücünüz yetiyorsa, elinizden geliyorsa, haydi hudûd-u memleketimden çıkıp gidin. Kaçabilirseniz kaçın. Şayet memleketimden kaçmaya çalışsanız, yıldızlarla recmedileceksiniz. Demek kaçmak mümkün değildir. O halde önünüzde iki yol vardır:

       Biri: İman ve itaat yoludur ki; saadet ve necat bu yoldadır.

       Diğeri: Küfür ve isyan yoludur ki; şekavet ve hüsran bu yoldadır.

       Artık ihtiyar sizin elinizdedir. Dilediğiniz yolu tercih etmekte muhayyersiniz.

      Cenab-ı Hak, iman ve itaat yolunda bizlere sebat ihsan eylesin; küfür ve isyan yolundan bizleri muhafaza etsin.

 

 

       Kaynak: Semendel Yayınlarından On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı ve Şerhi

 


[1] Rahman 1-4

[2] Rahman 13

Bu yazi 3519 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.212 sn. deSen
↑ Yukarı