tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ey Resulüm! (Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
(Enbiya, 21/107)
Hadîs-i Şeriflerden
Mü’minden başkasıyla düşüp kalkma, yemeğini de Ellah korkusunu taşıyan kimseler yesin.
(Ebu Davud, Edeb 16; Tirmizi, Zühd 56)
Dualardan
Cenab-ı Erhamürrâhimîn'den bütün esma-i hüsnasını şefaatçı yapıp niyaz ediyoruz ki: Bizleri ihlas-ı tâmme muvaffak eylesin, âmîn.
(Lem'alar)
Vecîze
Bir zerre kuvvet-i imaniyenin ziyadeleşmesi, bir batman marifet ve kemalâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvakın balından daha tatlıdır.
Şuâlar

İLM-İ MÜKAŞEFE

21.10.2016

İLM-İ MÜKAŞEFE

(Tasavvuf ve Tarikattaki Keşif ve Kerametin ve Keşif İlminin Kur'an ve Sünnetteki Yeri)

     Risale-i Nur, sahabe mesleğidir. Keşf u keramete ehemmiyet vermeden, tâlibini doğrudan doğruya zâhirden hakîkate geçirir. Risale-i Nur, sahabedeki düşünce tarzını canlandırıyor. Sahabe-i Kiram, Kur’an-ı Kerim’i okuduğu veya dinlediği zaman, âyât-ı Kur’aniyenin enzâr-ı nasa arzettiği âsâr-ı İlahiye üzerinde tefekkür eder; esma yoluyla hemen tevhid ve haşir rükünlerine intikal eder; böylece Kur’an vasıtasıyla doğrudan doğruya hakîkate vâsıl olurlardı. 

     Kur’an’ın asıl davası, beşere kâinat kitabının esrarını ders vermek; “Mevcudat-ı âlem nedir, nereden geliyor, nereye gidiyor, vazîfesi nedir?” gibi suallere cevab vermek; aklı tefekküre sevketmek; tefekkür neticesinde kalbi, mâsivadan kurtarıp esma ve sıfat dairesine celbetmek; neticede tevhîd-i hakîkî ve haşr-i cismânî hakîkatlerini ta’lîm buyurmaktır. Bu ise, hakîkat-ı Mirac’tır.

     Demek zâhirden hakîkate geçmenin en rahat yolu; Kur’an ve ehâdis-i Nebeviye’nin ders verdiği ve ta’lîm buyurduğu cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Tasavvuf ve tarîkat yoluyla hakîkate vâsıl olmak ise, gayet müşkildir. Bu asırda ise, tasavvuf erbabı zaten kalmamıştır.

     İslâmiyet, hicrî üçüncü asrın sonuna kadar sâfî geldi. Yahudi, Hıristiyan ve Hindular, üç yüzden sonra Kur’an’ın nurunu söndürmek için, “mükâşefe” ilmini tahsîl ettiler. Mesela; kâfir bir adam, Müslüman birinin gözü önünde havada uçar. Bir Hıristiyan papaz, adamın kalbinden ne geçiyorsa, hepsini söyler. İşte bu ilmi tahsil eden kişilerde zuhûr eden bu hârikulâde hallere “ilm-i mükâşefe” denir. Hem onların ıstılahında buna “tarîkat” namı da verilmiştir. Bu halin İslâmiyet’le, semâvî kitablarla alâkası yoktur. Hindular, bu konuda daha fazla işin ehil ve erbabı olup bu ilim, onlarda daha ziyade inkişaf eder. Mesela; birisi, adamın dükkânına girer; onun kafasında ne varsa, yani ne almak istiyorsa, hepsini konuşmadan önüne koyar; parasını alır. Keza bir kısmı, havada uçar; bir kısmı, denizin üstünde yürür.

     O dönemde bu ilim, böyle revaç bulunca, Müslümanlar için adeta bir tuzak gibi oldu. Zira ehl-i şirk ve küfrün gösterdiği bu hârikulâde haller, Müslümanları adeta dinlerinde şek ve şüpheye sevketti. Hatta Müslümanlardan bir kısmı, dinlerinde şüpheye düştüler. İşte tarîkat, içimize bu şekilde girdi. Hâlbuki İslamiyet’te “tarîkat”dan murad, bu ilm-i mükâşefe değildir. Belki tarîkattan murad, Resûl-i Ekrem (sav)’in Mi’rac’ıdır ve namazın hakîkatidir. Yahudi, Hıristiyan ve Hindular, tarikat kelimesini bu manada kullanınca, ulemâ-i İslam,  kendi aralarında meşveret ettiler. Ğavs-ı Geylânî gibi zevât-ı âliye de imanı şek ve şüpheye düşen Müslümanları bu tehlikeden kurtarmak için bilmecburiye çille ve riyazet çekerek keramet göstermeye başladılar.

     Hem bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta felsefecilerden bir kısmı, doksan gün yemek yememek suretiyle hârika haller, kerametler göstermeye başladılar; gaybten haber verdiler. Bunun neticesinde de Müslümanlardan bir kısmının i’tikadı bozuldu. O zamana kadar sâfî ve güçlü olarak gelen ulûm-u imaniye, tamamen revacını kaybetti.

     Hikmet-i Rabbaniye, ulema-i İslâm’a o asırda öyle bir feraset verdi ki; onların bu hilelerini akim bırakmak için, onlar da kırk gün, bazen seksen gün rriyazet çektiler ve bu riyazet sonunda keşf sahibi oldular. Bu zevat-ı aliye, hem ilm-i mükaşefeyi, hem de ilm-i hakikati elde ettiler, tevhid ve haşir gibi erkan-ı imaniyeyi keşfettiler. Zira asıl keşif, vahyin nüzulüyle başlayan, hususan Miraç gecesinde tekemmül eden, Resul-i Ekrem (asm)’a görünen kâinatın arkasındaki tevhid, haşir, nübüvvet, kıyamet, Cennet, Cehennem gibi hakikatlerdir. Bu hakikatlerin hiçbirisi; riyazet neticesinde keşfiyata mazhar olan Yahudi, Hıristiyan, Hindu ve felsefecilere açılmamıştır. Çünkü bu hakikatlerin açılması için Kur’an ve Sünnet’e ittiba’ şarttır.  Onlar Kur’an ve Sünnet’in nuru altına girmediklerinden, yani iman nuruyla müşerref olmadıklarından bu hakikatleri keşfedememişlerdir. Fakat imkân dairesindeki keşfiyatta çok ileri gitmişlerdir. Bunun üzerine Müslümanlar da bilmecburiye riyazete dayalı bir tarik ittihaz edip keşif ve keramet göstermek suretiyle onlarla mücadeleye başlamışlardır.

     Demek tarikat, bu menfî cereyanları ibtal etmek ve Müslümanları, onların fitne ve hilelerinden ve dinde şübheye düşmekten muhafaza etmek maksadıyla zarurete mebni ortaya çıkan bir yoldur. Aslında hicri üçüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar arasında tarikat diye bir tabir mevcud değildi. Bu tabir, onlardan kalmadır. Şehabeddîn-i Suhreverdi gibi zatlar, öyle riyazet çektiler ki; bu riyazetin neticesinde, onların havada uçmak, denizde yürümek gibi hârika hallerine mukabil, havada uçmak, denizde yürümek gibi kerametlerle bilfiil mukabelede bulunmuşlardır.

     Evet, hicrî üç yüzden sonra bu iki menfî cereyanı müşahede eden ve çaresiz kalan ulemâ ve meşâyih, bilmecburiye riyazet çekmeye başladılar. Riyazet neticesinde, bu ilm-i mükâşefeyi onların elinden kurtardılar. Yahudi, Hıristiyan ve Hindu’ların tarikatları, sadece ilm-i mükâşefede kaldı. Ulemâ ve meşâyih ise, gittikleri tarîkat ile hem o ilm-i mükâşefeyi elde ettiler; hem keşf u keramet gösterdiler; hem de tecelliyât-ı esma ve sıfata mazhar oldular.

     Eğer sâlik, ilm-i mükâşefe, ilm-i tarîkat ve keşf-u keramet neticesinde ilm-i hakîkati elde ederse ve hakîkate vâsıl olursa, yani esma ve sıfat dairesine girerse; tâbir-i diğerle mâsivadan geçip, tecelliyât-ı esma ve sıfata intikal edip o tecelliyâtı anlarsa, buna “ilm-i hakîkat” denilir. Böylece ilm-i mükâşefe, ilm-i hakîkate inkılab eder. Şayet inkılab etmezse, o zaman bu ilim, Hindu’ların tahsîl ettiği bir ilimden ibaret kalır ve bu ilmin dinle alâkası yoktur.

     Demek İslâmiyet’teki tarîkat, ilm-i mükâşefeyi, ehl-i şirk ve küfrün ve ehl-i felsefenin elinden kurtarmak için zarûrete mebni doğmuştur. Şu zamanda ise, Şah-ı Geylânî; Şah-ı Nakşibend gibi zevât-ı âliyenin ders verdiği ve takib ettiği manada bir tarîkat mevcud değildir. Dolayısıyla tarikat usulüyle ehl-i şirk ve küfür ile mücadele, şu anda mümkün değildir. Zira şu anda kâfirler, ilm-i mükâşefe ile bizimle mücadele etmiyorlar. Belki aynen Asr-ı Saadet’teki gibi inadla, küfürle, dalaletle, maddiyatla mücadele ve muaraza ediyorlar. İşte bu noktadan dolayı onlarla olan mücadele ve mücahedemizin şekli değişti.

     Hem bundandır ki; Risale-i Nur, bu asırda ilim içinde hakîkate giden Kur’anî bir yolu, ümmetin önüne açmış; bütün himmetini, hakâik-i imaniye ve esâsât-ı İslâmiyenin isbatına teksif etmiş; fen ve felsefeden gelen şek ve şübehâtı, Kur’an’ın elmas kılıncıyla zîr u zeber etmiş; bin seneden beri terâküm eden şirk, küfür ve bid’at zulümâtını izâle etmek suretiyle Müslümanların i’tikad ve iman noktasındaki şübhelerini bertaraf etmiş; böylece “müceddidiyet” pâye-i kudsiyesine nâil olmuştur.

     Ğavs-ı A’zam (ks), اَفَلَتْ شُمُوسُ اْلاَوَّل۪ينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى اُفُقِ الْعُلٰى لاَ تَغْرُبُ Yani; “Evvelkilerin güneşleri hep battı. Bizim güneşimiz ise, yüce ufkun üzerinde ebediyyen batmaz.” demiştir. Bu fıkrada geçen “Güneş” tabirinden murad, Kur’an’dır. Yani, ahir zamanda tasavvuf cereyanı inkıtaa uğrayacak; doğrudan doğruya cadde-i kübra-i Kur’aniye olan sahabe mesleği nev-i beşere rehber ve mürşid olacaktır.

 

     Evet, tasavvuf ve tarîkat ile keşif ve keramet ile maksada giden yol, zarûrete mebnî vücuda geldiği için, hepsi söndü, gitti. اَفَلَتْ شُمُوسُ اْلاَوَّل۪ينَ cümlesi, bu manaya bakar. Sahabe-i Kiram ve muhakkikîn-i ulemanın, doğrudan doğruya Kur’an ve Hadîs’ten istihrac ettikleri “cadde-i kübrâ” denilen üsûl ve üslûb ise, ebeden devam eder; asla sönmez.  وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى اُفُقِ الْعُلٰى لاَ تَغْرُبُ cümlesi de bu manaya bakar. Hem Hazret-i Ğavs (ks), bu fıkrasıyla İmam-ı Rabbânî (ra) ve Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri’ne de işaret ediyor. Zira bu iki zevât-ı âliye, cadde-i kübrâ-i Kur’aniyeyi ümmetin önüne koymuşlar; Kur’anî bir üsûl ve üslûbla ümmeti irşad etmişlerdir. Mevlânâ Hâlid-i Zülcenâheyn de hayatının sonunda yazdığı bir mektûbunda diyor ki: “Şayet bilseydim, müridlerim, bu ilm-i mükâşefeyi Kur’an’ın önüne geçirirler; kesin olarak ben, bu işi yapmazdım.”

     İlm-i mükâşefe, şayet fazla revaç bulsa, su-i isti’malata yol açar. Mesela; din namına ve hizmet adına para toplamak, bunun bir misalidir. “Şu velî, kalbimden geçen her şeyi bilir.” bunun başka bir misalidir.  Hâlbuki bu, velîlik değil; ilm-i mükâşefedir. Bu hârika haller, kâfirde de olabilir; zındıkta da olabilir; Müslümanda da olabilir.

     Peki, bu mes’elede ehl-i iman ile ehl-i dalalet arasındaki fark nedir? Eğer tâlib, kâinata bakarak tecelliyât-ı esma ve sıfatı hissedip küllîleşse; ezelden ebede kadar bütün âlemi, ayine-i ruhunda seyredebilse; اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ  اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ayet-i kerimelerinin ifade ettiği müstakîm ve küllî ubûdiyeti, Üstad Bediüzzaman (ra)’ın açtığı ve tarif ettiği şekilde yapabilse; buna ilm-i hakikat denir. Yoksa boştur.

     Bu asırda, ilm-i mükâşefe ile tarîkat birbirine karışmış vaziyettedir. Bu vaziyete de “tarîkat” ismi veriliyor. Hâlbuki bu, tarikat değildir. Hem bu asırda, ilm-i mükâşefeyi bilen de yoktur. Gerçi Hindu’larda tek tük vardır. Bizim ise, bu asırda zaten böyle bir ilme ihtiyacımız yoktur. Şu anda asıl lâzım ve elzem olan, tecelliyât-ı esma ve sıfata mazhariyet demek olan Mi’rac-ı Ekber-i Nebevî’nin hakîkat yoluna sülûk etmek; doğrudan doğruya hakâik-i Kur’aniyeye rabt-ı kalb etmek; böylece ümmete doğru ve müstakîm bir rehber olmaktır. Hem “San’ata bakıp Sâni’i bulmak; nimete bakıp Mün’im’i bulmak” suretiyle tecelliyât-ı esma ve sıfatı ders vermektir.

     Şayet İbn-i Sînâ gibi bir dâhî veya Hindular, bin sene çalışsa, şu hakîkat dersini, ilm-i mükâşefe ile keşfedemez; beşer fikriyle, bu ilm-i hakîkat elde edilmez. İşte Kur’an’ın bize beyan buyurduğu ilim, bu ilimdir. Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri’nin Risale-i Nur’da açıkladığı ilim de bu ilimdir. Öyle ise tek çare, Kur’an’a teslim olmaktır. Bu ilim, o kadar yüksektir ki; İbn-i Sînâ gibi bir âlim, Aristo gibi bir feylesof, bu ulûm-u imaniyede bir sabî gibi olur; ondan bir şey anlamaz. Hâlbuki Aristo’nun ilmi de vardı; keşfiyatı da Arş’a kadar çıkmıştı. Aristo, yerinde oturuyordu; talebelerinin kalblerindeki sualleri, hem söylerdi; hem de o suallere cevab verirdi.

     Peki, böyle bir anlayış ve düşünce, din olur mu? Elbette bu, din değildir. Belki dinin esâsâtı; tevhîd, haşir, nübüvvet gibi erkân-ı imaniyi tasdik etmek; keza kabir, haşir meydanı, hesab, mizan, sırat, Cennet, Cehennem gibi dar-ı ahirette bizi bekleyen ve dehşetli korkutan mevkıf ve mevâki-i acîbeye hazırlık yapmak; keza şu dâr-ı imtihanda Rabbimize karşı eda etmekle mükellef olduğumuz namaz, oruç, zekât gibi furûz-u İlahiyedir.

     Demek bir gün gelecek; ehl-i dalaletin bel bağladığı şu âlem, kökten sarsılacak ve yıkılacak; dâr-ı bekâ olan ahiret âlemi kurulacak; haşir meydanında adalet terazileri vaz’edilecek; hesab neticesinde herkes, ya şayeste mükâfat görecek veya layık ceza bulacaktır.

     İşte Kur’an-ı Azimuşşan; şu âleme esma ve sıfat-ı İlahiyenin tecelligâhı noktasında mütalaa eder. Hatta Cennet ve Cehennem de o tecelligâhlardan sadece ikisidir. Âlemi böyle görmek ve böyle keşfetmek, bizim inancımız ve i’tikadımızdır.

     Aristo’nun “Meşâiyyûn, Revâkıyyûn, İşrâkıyyûn” diye tesmiye edilen üç kısım talebesi vardı.

     Meşâiyyûn: Aristo’nun yolda giderken ders verdiği talebeleridir.

     Revâkıyyûn: Aristo’nun salonda oturduğu zaman sohbet ettiği talebeleridir.

   İşrâkıyyûn ise; işrak netîcesinde, yâni riyâzetle nûrânîyet kesbederek, Aristo ile yüz yüze gelmeden kalben ders alan talebeleridir. Bunlar, riyazet sayesinde âlem-i imkânı keşfetmişler; âlem-i vücub denilen daire-i esma ve sıfata girememişlerdir.

      Keşfiyat iki kısımdır:

     Biri: Ehl-i felsefenin ve ehl-i mükâşefe denilen bir kısım Yahudi, Hıristiyan ve Hinduların keşfidir ki; âlem-i imkâna bakar.

    Diğeri: Keşfiyat-ı Kur’aniyedir ki; âlem-i vücuba, yani ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyenin keşfine bakar. Muhakkikin-i İslâmiye de Kur’an’ın ders ve irşadıyla kâinatta tecelli eden bu hakikati keşfetmişlerdir. Evliyaların keşfiyatı, şayet Kur’an ve Sünnet’e muvafık ise kabul edilir; muhalif ise reddedilir.

     Hulasa: Tarikat, Din-i Mübin-i İslam’ın bir emri değildir. Zarurete mebni meydana gelen husûsî bir meslektir; cadde-i kübra değildir. Husûsî bir meslek iken, umumî cadde-i İslâmiyeyle karıştırıldı. Şu anda vazifemiz, Kur’anın hakaikini ders vermektir. Din-i Mübin-i İslam, Peygamber (asm)’dan başlayarak hicri üç asra kadar nasıl gelmişse öyle inanmak, anlamak ve yaşamak mecburiyeti vardır. Hicri üç asırdan sonra edille-i şer’iyye denilen Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas’a muhalif i’tikad ve ameller, batıl ve fâsid olduğundan merduddur.

İhya-u Ulumiddin İktibas 

Bu yazi 9473 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.100 sn. deSen
↑ Yukarı