tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ancak mü’minler kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Ellah’tan korkun ki; merhamete mazhar olasınız.
(Hucurat, 49/10)
Hadîs-i Şeriflerden
Ölmek üzere olanlarınıza la ilahe illallah demeyi telkin ediniz.
(Müslim,Cenaiz 1)
Dualardan
Ya İlâhî! Sûrî ve ma’nevî bütün güçlüklerimizi kolaylıklara tebdîl, memleketimizdeki maddî ve ma’nevî buhranları huzûr ve sükûna tahvîl buyur.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Hayat tek başıyla bir Hayy-u Kayyum'u bütün esma ve şuunatıyla bildirir. Çünki hayat, pekçok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır.
Sözler

Hacı Hulûsi Bey'in Bazı Eşhasa Mektupları

29.11.2014

Hacı Hulûsî Bey Merhûm’un, Üstad Hazretleri’nin Vefatını Müteâkib Neşretmiş Olduğu Bir Mektubudur.

 

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

Çok Muhterem Üstâdımız’ın mübârek rûhu için el-Fâtihâ.

Risale-i Nur Şakirdleri kardeşlerimizle bir hasbihaldır.

TA’ZİYE VE TESELLİ

Mukaddime

1-Bilinen şeyleri söylemek, belki abes zannedilir. Fakat Peygamber (sav);

اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ  اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ   اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ

buyurduğuna imtisâlen, hasbe’l-beşeriyye bilinen şeyler unutulmamak için tekrarı, abes olamaz.

2- Söylemek her mü’mine lazım mı?

Elcevab: Niyeti halis olmak şartıyla Sure-i Asr’daki hüsrana düşmemek için her mü’mine, îmân ve a’mal-i salihadan sonra وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ fermânı hükmünce, hakkı ve sabrı tavsiye bir vazîfedir.

3- Sünuhat-ı kalbiyesi tevakkuf etmiş, kalbi perîşân, zihni müşevveş pek kusurlu kardeşinizin inşâellah bu sönük kısa yazısı, niyetindeki ihlasına perde olmaz. Müstaid ve müteyakkız kalbli fedakâr kardeşlere, hizmet için yeni bir şevk vesilesi olur.  وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفِيقُ

Hazret-i Üstâd’ın, rahmet-i Rahmân’a kavuşması, ba’zı kimselerde acib şeyleri hatıra getirmiş. Ezcümle diyorlar ki:

1) Üstâdın vefatıyla şakirdleri dağılacaklar mı?

Yerine kim bu vazîfeyi devâm ettirecek?

Eğer hizmet, Üstâd’ın şahsına münhasır ise, baş giderse, ayak payidar olmaz. Bu şübheli ve endişeli sözlere cevaben deriz ki:

1) Merhum Üstâd, bu vazîfeyi birinden devralmamıştır. Zulümler ve işkencelerle geçen hayâtında Kur’ân ve îmân hizmetinde Ellah tarafından çalıştırılmıştır. Said bir çekirdek idi. Çürüdü, gitti. Fakat O’ndan nûrânî Risale-i Nur Külliyatı bir şecere-i tûba gibi ve yüz otuz parça Risale-i Nur eczaları Cennet meyveleri gibi yetişti. O mübarek eserleri kim okumuş veyâ dinlemiş ve kabûl etmişse, onlar da Risale-i Nur’un talebeleri, Kur’ân’ın tilmizleri ve bu mübârek meyvelerin garazsız, ivazsız nâşirleridirler. Peygamber (sav) Efendimiz’in vefatından sonra başka bir peygamber gelmemiştir ve gelmeyecektir. Fakat şeriatı ve O’na inzal buyrulan Kur’ân, hurûfuyla, nukûşuyla ebede kadar hıfz-ı İlâhî ile mahfuzdur. İslamiyet de vefat-ı Nebevî’den sonra çok şaşaalı bir sûrette parlamış ve intişar etmiştir.

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ[1]   fermanı, Kur’ân’ın muhâfazasını Cenab-ı Hakk’ın taahhüd buyurduğuna kat’î bir delildir. Bu asırda Merhum Üstâd’a hikmeti muktezası Ellahu Zülcelâl, bu vazîfeyi gördürdüğünü, insaf ile bu hizmeti başından sonuna kadar geçen vak’ayı tedkikten geçirenler, tereddüt etmeden kabûl ederler, ümidindeyiz. Bizi bu kanâata götüren sâik, Merhum Üstâd’ın, Risale-i Nur’un neşrine başladıkları zamânlarda; “Kur’ân’ın bütün surları yıkılmıştır. Kur’ân tek başıyla kendini müdafaa ediyor.” tarzındaki beyânlarında bulabiliriz.

Çünkü o zamânda mekteblerden din dersleri kaldırılmış, medreseler ilğa edilmiş, tekke ve zaviyeler sedd ü bend edilmiş. Yani Kur’ân’ın üç mühim kalesi yıkılmış, demek idi. Kur’ân’ı inzal eden Zât-ı Vacibül Vucud’un, O’nu muhâfaza hususundaki taahhüdü, elbette zuhura gelecek idi. İşte ta’bîr ve temsil caiz ise, Kur’ân’ın iç kalesinden, yani İslâmiyyet’e hizmette bin sene bayraktarlık eden Türk milleti içinden Türkiye’li bir din âlimi bu kudsî hizmete me’mur edilmiş. Âlem-i İslamiyet’e göre iç kale mesabesindeki Türkiye’den çıkardığı bu din alimine, iç kaledeki Kur’ân’la bağlı mü’minlerin zaif îmânlarını takviye ve mütehayyirleri zulmete düşmekten kurtarmak için, onların îmânlarına müteveccih hücumlara karşı Kur’ân’ın mahzen-i esrarındaki silahları, zaif ve mariz düşmüşler için de Kur’ân’ın mukaddes ecza deposundaki tiryâkları havi Risale-i Nur’u, çok ağır şartlar altında neşir ve tatbik sahasına koydurmuş. O Zât da lillahi’l-hamd bu kudsî vazîfede muvaffak olmuştur.

Evet hücumlar kırılmış, kalblere îmânî kuvvet, yani îmân-ı tahkiki dersleri herkesin istidadına göre verilmiştir.

İşte o mübârek mücahidin hizmetinin hitâmı demek olan başta Habibullah (asm), bütün sevdiklerimizin gittikleri âleme göçmesi vefatıyla tahakkuk etmiştir.

Hayâtında, eserleri şahsına bağlamadığını, hem eserlerinde, hem şifâhî müsahebelerinde, müteaddit def’alar emreden Muhterem Üstâd’ın vefatı, şakirdlerin dağılmalarını değil, belki aralarındaki su-i tefehhümleri de وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا[2]  sırrınca izale ederek ihlâs kaidelerini ihlal etmeden ve enaniyete düşmeden devâm ettirmelerine sebep olacaktır. İman-ı tahkîkî dersleri alan Risale-i Nur Şakirdleri’ne yakışanı da budur.

 

İkinci endişeli ve şüpheli suale gelince; Nur’un mesleği, tarîkat değildir ki; bir babaya lüzûm görülsün ve bir postnişîne ihtiyâç olsun. İhlas Risalesi, bu suale kâfî ve muknî cevab verdiğinden, sözü O Risale’ye bırakarak hatıra gelen şöyle bir suale cevap vermeğe çalışalım:

Sual: Madem ki; Merhum Üstâd’a, Ellah’ın bir me’muru diyorsunuz. Nur’un mesleği de tarîkat kaidelerine tâbi’ olmadığına göre böyle bir me’mura artık ihtiyaç yok mu? Varsa kimdir veyâ ne zamân böyle bir me’muru Ellah gönderecektir?

Elcevab:  لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ “Gaybı, ancak Ellah bilir.” Bizler buna kaniyiz ki; Risale-i Nur’un kalblerdeki fütuhatı, inayat-ı Hak’la devâm edecek. Belki Üstâd’ın hayâtından ziyade vefatından sonra Risale-i Nur’dan istifade edenler çoğalacak. Bunlar, umûm mevcuda göre adeden azlık da olsalar, bir gün gelecek ki; eser-i rahmet ve inayet olarak Zülcenaheyn bir Zât, emr-i İlâhî ile bu îmânlıların başına getirilerek îmânsızlığa karşı mücahede ve i’la-yı kelimetullah yaptırılacaktır.

Risale-i Nur şakirdlerine düşen vazife, hizmet-i imaniyeye devâm edip Ellah’ın iradesine ait işlerle boşu boşuna meşgûl olmamak ve bütün ehl-i îmânla, ale’l-husus Nur Hizmetindeki talebe kardeşlerle uhuvveti bozmaktan şiddetle kaçınmaktır.

Cenab-ı Hak, Merhum ve Mübârek Üstâd’ımızı nihâyetsiz rahmetine ve bizleri de delaletleriyle şefâat-i Ahmediyye (aleyhi’s-selatü ve’s-selama) mazhar buyursun. Hizmette füturdan ve ehl-i ilhad ve dalaletin şerlerinden muhâfaza ile hizmet-i Kur’âniyyede muvaffak buyursun. Âmin.

                اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ

      Risale-i Nur Şakirdleri’nden Âciz  ve Hayr Duânıza Muhtaç Bir Kardeşiniz

 

***

 

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz Kardeşlerim!

Mübarek Üstad’ımız, hepinizin bildiği gibi, en az on beş günde bir defa okumaklığımız lazım gelen Yirmi Birinci Lem’a İhlâs ile ihlâs kuvvetine dayanmaklığımızı tavsiye ve ihlası kazanmak ve muhafaza etmek için düsturlar koymuştur.

Siyasi kanaatlerin tahribatından korunmak için de Uhuvvet adlı dersini vermiştir. Bu iki eser, bizleri muhtemel felaket ve ma’nevi mes’uliyyetten kurtarmaya kâfidir. Birbirimize karşı kusurlarımızı afvedip, hizmetin zararına sebeb olacak düşüncelere girmeyelim. Biliyorsunuz ki; din düşmanları, her vesile ile Kur’an’ın hadimlerine tecavüzden geri kalmıyorlar. Bunların çirkin emellerinin tahakkukuna imkân vermekle, çok büyük vebale ve günaha girmiş oluruz.

Siyasetle iştigal, hizmetimize çok zararlıdır. Kimse, siyâsî kanaatinden dolayı ayıplanamaz. Fakat ihsan-ı İlahi olarak omuzumuza yüklenen hizmet o kadar ehemmiyetlidir ki, siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Siyasi faaliyetlerde bulunacaklar çoktur. Bu işi onlara bırakalım da siyasi kanaatimizi yalnız seçim esnasında, sandığa atacağımız rey pusulasına saklayalım ve ifşa etmeyelim yeter.

Netice: İhlâs ve Uhuvvet dersleri; bizleri sarsılmaz hale getirmeye, ma’nevi yaralarımızı tedaviye, nefsanî arzulardan vazgeçmeye, şahsiyyet ve enaniyyetimizi tatmin etmeye ve hakkımızda inayet ve rahmet-i İlahiyye’nin devamına yetecek esâsları hâvîdir. Başka fikir beyanına ihtiyaç yoktur. Ellah, cümlemizin muîni olsun. Kalplerimizi Ellah, Peygamber, Kur’an sevgisi ve fena fi’l-ihvan ile nurlandırsın. Her türlü şerlerden ve şerlilerden ve şerlerinden ehl-i imanı korusun. Âmîn.

 

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ 

Muhibb-i Muhlisiniz

 

***

 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Azîz ve Muhterem Kardeşim!

Manzarası güzel ikametgâhınızdan, dâire-i rü’yetinize giren ve her biri Hàlık’larının esmasının mazharı, medarı ve aynası olduklarını lisan-ı halleri ile beyân eden her mahlûk, her memlûk ve her masnu’ ile birlikte ma’nevî letaifinizin, tefekkür, tezekkür ve tesebbüh halinin bir ifadesi demek olan latîf yazınızı, ben de o dâireye girerek, zamânın fevkine çıkarak, yazıldığı yerdeki hâlî kisveye bürünerek, zevk etmek istedim. Başımı ihtiyarsız etrafıma çevirdim. Sükûnetli ve şehirden haric münzevî dâiremizden, etraftaki bağlara, ağaçlara, dağlara, taşlara, semâdaki büyük ve muvazzaf memur olan Şems’e, sahibi tarafından tek tük götürülen develere, uçuşan ve ötüşen kuşlara, burnuma, kulağıma, yüzüme, elime, ayağıma ara sıra konan sineklere, gâh latif, hafif, gâh mutedil, gâh sert ve haşin esen rüzgâra, bilhassa bahçedeki birkaç çam ağacının dal ve yapraklarından çıkan seslere, azalarıma baktım. Göremediklerimi de düşündüm.

اَسْتَعِيذُ بِا للّٰهِ. تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا[3

fermanından bir zerreyi anlar gibi oldum. Her bir şeyin lisan-ı halleri ile esma-i hüsna adedince Hàlık’ın vahdaniyyetine şehadet ettiklerini hissettim ve dedim:

 

Fesübhanellah, vahdaniyyetin bu kadar hadsiz delilleri var iken, bu zamânın insanlarına ne olmuş ki, kör ve sağır olup, bu kadar hadsiz şehadete ve tesbîhata lakayd kalıyorlar ve derd-i maîşet ile sarhoş olmak yüzünden, hoş ve rahat ve bütün ibâdetleri cami’ bir farize olan namaza karşı tembel davranıyorlar veyâ büsbütün dünyâya hasr-ı nazar edip, ebedi olarak bu fânî âlemde kalacaklarmış gibi kendilerini lâyemut sanıyorlar veyâ bu fânî âlemin arkasındaki ebedi âlemi hiç düşünmeden, hayvandan çok aşağıya düşüyorlar.

لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ

hitâbına manen muhatab, mükerrem bir Benî Âdem, ahsen-i takvimde bir insan-ı kâmil, bir mü’min-i muhakkik olmak gibi a’la-yı illiyyine namzedliğinden, esfel-i safiline ihtiyarlarıyla sukût ediyorlar.

Döndüm, nefsime baktım. Gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış, bendeki bu halin geçmesini, sabırsızlıkla bekliyor gibi gördüm ve dedim:

Ey nefis! Yaş, elliyi geçeli birkaç sene oldu. Âile, hatta akrabâ içinde en yaşlı erkek sen kaldın. Komşulardan, hemşehrîlerden, memleketin her yerinden, dünyânın bütün sakinlerinden, milyonlarla insanlar, bu âlemden gittiler. Bu muhaceret akını, kesilmeden devâm ediyor. Son sür’atle giden bir şimendifere benzeyen, üzerinde yaşadığımız şu Arz, her çeşit sakinlerini, bir nev’î istasyon, iskele veyâ bekleme yeri olan kabirlerine atarak, iterek, boşaltarak, yoluna devâm ediyor. Trenin vagonlarına büyük harflerle şöyle yazılmış: “Ebedi âlemin istasyonlarına gider.” Yolcuların boyunlarına nereye indirilecekleri, ne zamân indirilecekleri, ne halde indirilecekleri yazılı yaftalar takılmış.

Ey basireti kapanmış, dünyâ işleri ile gözü perdelenmiş, hevesât ile tûl-i emel ile ubûdiyyet ve taatte gaflete dalmış olan biçâre nefis! Uyan, gözünü aç, hakìkati gör, bak. Başın nerede ise kabrin duvarına, ağacına, taşına çarpacak. Bak, yak. Atılacağın çukur, gözle görünecek kadar yaklaştı. O zaman uyanmak bir fâide etmez. Seni Cenab-ı Hak, hadsiz ni’metlerine nâil etti. İmanî ve Kur’ânî hizmette istihdâm ve böylelikle en büyük ni’meti ile seni taltîf buyurdu. Bu kadar hadsiz ni’metlere karşı, Rabb’inin huzûruna ne ile gidiyorsun? Feraizi bile ciddîyetle îfâya gayretin yok. Hâlâ medhe düşkünsün. En küçük bir kusuru üzerine almak istemezsin. Her arzun derhal yerine getirilmeli; her isteğin, haram, helal düşünülmeden verilmeli; ölümü unutmalı; hoşa gidecek şeylere, aç kurt gibi saldırmaya devâm etmelisin.

Ey nefis! Lillahi’l-hamd, her fenâlığa muvaffak oldun. Yalnız bir şeye muvaffak olamadın. O da ekser nas, seni iyi bilirler. Ben, aksini iddia ediyorum. Senin iyi olmaya asla niyetin yoktur. Ne kadar sûret-i haktan görünürsen, görün. Sen, mekkarsın, gaddarsın. Sana itaat eder gibi hallerim, seninle ittifâk eden ahirzamân fitnelerinin şerlerine mukavemet edemediğimden, ihtiyarsız zuhura geliyor. Kalb, rûh vesâir letaifim, sana asla muti’ değildirler. Rabbimden daimi niyazım şudur:

Ya Rabbî! Ben nefsimi ıslaha muktedir değilim. Sen, bana öyle kuvvet ver ki; onu ıslaha muvaffak olayım. Huzûruna nihâyetsiz acz ve fakrımla, fakat halis ve nihâyetsiz rahmetine muhtaç, müflis bir abd olarak geleyim.

Ey benim derdlerimi dinleyen azîz kardeşim!

Keşf erbabına göre, Hàlık’ın bir i’lan levhası demek olan ve bir nev’î yazar-bozar tahtaya benzeyen Levh-i Mahfuz’a, nazarınız yetişse idi; bu biçâre kardeşinizin şakî olduğunu siz de görür ve o zamân; “Heyhat, ben bunu bir insan zannediyordum.” derdiniz. Ben maalesef, işte öyle bir şakî olduğumu hissediyorum. Dünyâda şakiyi tarife kalkarsak, ne deriz? Yol kesen, gasbeden, baş kesen, ev yıkan... ila ahir değil mi? İşte sana bir yol kesen. Başta akıl, kalb, ruh, sır gibi ma’nevî cihazlarım ah u enin ettikleri halde, onların yolunu nefsim keser. “Haydi, bu tarafa geliniz!” diyerek, isteğine göre götürüyor. İşte bir gâsıb. O letaifin kazançlarını, nefsim hevaya sarfettiriyor. İşte bir baş kesen. O letaifi, nefsim adeta işlemez ve başları kesilmiş hale getiriyor. İşte bir ev yıkan. Hane-i vücudumu, nefsim, nursuz viraneye çevirerek, ebedi saâdethanemi yıkmak istiyor. Nazarım, Levh-i Mahfuz’a yetişmekten çok uzak. Fakat lütf-u Hak’la bu acınacak halimi hissediyorum. Amma başka bir Rab yok ki; O’na ilticâ edeyim, O’ndan istimdad edeyim, O’nun bab-ı rahmetini dakk edeyim. İster istemez bu kapıyı, niyaz ile fîzar ile çalmaya devâm edeceğim.

Eğer hatırınıza gelirse ki: Yahu sen neler yazıyorsun? Bu yazılarla verdiğin numara, birbirine zıt değil mi?

Kardeşim! Evvelen, bilmek başka, yapabilmek başka olduğu gibi,

                هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلَى خَطَرٍ عَظِيمٍ

hükmünce, bilmek kafi değil, yapabilmek lazım. Hatta yapabilmek de kâfi değil, garazsız, ivazsız, tam halis ubûdiyyet, maksud ve matlubdur. Yani: Ben bir abdim. Vazîfem, seyyidimin emri ve izni dâiresinde işlemek. Ben, ücretini peşin almış bir ameleyim. Vazîfem, Mâlik’imin emirlerini kayıtsız ve şartsız yapmak. Ben, muvazzaf bir me’murum. Vazîfem, Hàlık’ımın mülkünde, vazîfelerimi unutmadan, me’muriyetimi istikametle îfaya çalışmaktır.

Saniyen: Cenab-ı Hak, hakkı her ağızdan söyletebilir. Her kalemden yazdırabilir. İntak-ı bi’l-hakkın çok misalleri var. Meşhur İbrahim Hakkı Hazretleri de:

“Her söyleyeni dinle,

 Ol söyleteni anla,

 Hoş eyle kabûl canla.”

demekle, bu hakìkata güzel bir işaret yapıyor. Seyyiatımızdan mes’ûlüz. Hasenattaki hissemiz pek azdır. Onun için bizden sudur eden iyiliklerde, Rabbimizin in’am ve ihsanını görüp, O’na şükredeceğiz. Seyyiat ve mesaibde, nefsimizin kusurunu anlamaya çalışarak, Rabbimize istiğfâr ve ilticâda bulunacağız.

Her şey, vücuda gelmezden evvel ve geldikten sonra yazılıdır. Amenna. Fakat hiçbir şeyi, vücuda gelmezden evvel kimse bilemez. Geldikten sonra da akibetini anlayamaz. Ancak kime ne kadar bildirilirse; o, o kadarını bilir. Mukaddir kim ise, Alîm de O’dur. O’nun ezelî ilmini kimsenin bilmesine imkân yoktur. O Alîm ve Hakîm, maddi sebebleri, izzet ve azametine perde etmiş. Bir bahçenin yetişmesini suya, havuza, bahçıvana bağlamış. Su kendisinin, havuzu mahlûku yapar. Bahçıvan memluküdür. Bahçıvan, suyu bahçeye akıtır, havuzu doldurur. Çiçeği, sebzeyi, ağacı eker, diker, zamân zamân sular. Bütün esbab-ı maddiye tamam iken, bazen çiçeği, sebzeyi, ağacı yetiştirir; bazen bir afat verir, kısmen veyâ tamamen mahveder. Fakat bahçıvanın kusuru ile o bahçe mahv olabilir. O zamân onu mes’ûl ve mahkûm eder. Çünkü, işe ihtiyarın parmağı karıştı. Bahçıvan diyemez ki: “Sen benim iki gün şu vazîfeyi ihmal edeceğimi biliyordun. Beni mes’ûl ve mahkûm etmemelisin.” Ne ise bu bahse daha evvel temas etmiştik. Kader-i İlâhiyyenin tezâhüratına karşı,                               مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturu kâfidir. Yani: Ehl-i hak olan, ehl-i sünnet ve’l-cemâatin anlayış ve inanışına göre, kadere îmân eden, kederden emîn olur ve gelen musîbetlere karşı; “Merhaba, hoş geldin. Biliyorum, sen kendin gelemezsin. Sen bir vazîfe ile gönderilmişsin. Vazîfeni yap, git. Senin, beni incitmene karşı, O Rahîm Rabbime ilticâ ediyorum.” der.         لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِا للّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ den gaflet ve nefse i’timâd, nefsi o kadar şımartır ki,    اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى[4]  diyecek kadar bir Fir’avun olur. Nefsin arzularına tâbi’ ola ola,                مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ[5]  sırrına mazhar olunur. Maazallah. Öyle ise, nefsimizi tezkiye ve tebrie etmeyelim ki; fir’avuniyete kalkmasın. Hevamıza tâbi’ olmayalım ki; ona abd olacak derekeye düşmekten kurtulalım.

 “Ene’l-Hak.” diyen Zât, o sözü sekr halinde söylemiştir. O halde söylediği sözden hakìkatte mes’ûl değil. Fakat zahir şeriata göre mes’ul tutulmuş ve mahkûm da olmuştur. “Pes Ene’l-Hak nice desin kişi, Mansûr olmadan.” fıkrası, o sözü söylemek için, o halde bulunmak şart olduğuna da işaret ediyor. Zâten biz, böyle “Ene’l-Hak.” diyecek, Mansûr olmayı da istemiyoruz ve O Zât’ın arkasında gitmeye de ihtiyaç hissetmiyoruz. Sırat-ı müstakìm ile ifade olunan nûrânî yola hidâyet ve tevfîki Erhamü’r-râhimîn’den bütün namazlarımızda istiyoruz.

Bizi, bu nûrânî yol hâricînde görünen ışıklar, cezbetmemeli. O dolaşık ve dar yollara heves edip girersek, çok meşakkat çekeriz. Geri dönmek ve tekrar tarîk-i müstakìm olan cadde-i kübrayı bulmak pek zor olur. Ellah şaşırtmasın. Bizleri suleha zümresine ilhak buyursun. Âmîn.

Beşerin hadiselerden müteessir olması, kanâatimce:

1)Âcizliği,

2)Sabırsızlığı,

3)Noksanlığı,

4)Eşyaya ve kendisine ma’nâ-yı ismiyle bakması, fânî nazariyle bakmamasındandır.

Kaviyy-i Mutlak’a dayanarak âcizliğini, Rahîm-i Mutlak’a i’timâdla sabırsızlığını, Kâmil-i Mutlak’a tevekkül ile noksanlığını, her şeyin hatta kendisinin bile, tek ve misilsiz bir Rabbin mahlûku, memluku, masnuu ila ahir olduğunu düşünerek, yani her şeyi, bir harf gibi görüp, bu harfin kâtibini anlamakla, ma’nâ-yı harfiyle mevcud tanıyıp, ma’nâ-yı ismiyle fânî olduğunu hissetmekle ve bu mes’elelerin muvaffakiyeti derecesinde teessürden kurtulur. Yani yükü sırtında taşımaz, yere kor ve üzerinde oturur. Bütün bütün te’sirden kurtulmak, beşerlikten çıkmak gibi muhal bir keyfiyettir. Vesile-i terakki olan, imtihan ve ibtiladan sıyrılmak demektir. İşte bundandır ki, îmânın kemaline had yoktur. Gàyet basit ve taklîdî îmândan ta makam-ı rızaya, makam-ı mahbûbiyyete kadar uçsuz, bucaksız mertebeler var. Bizler neredeyiz, nelerden dem vuruyoruz. Evet haklısınız. Ben de hoşuma giden şu fıkrayı, kal ehli olduğumuz hakkındaki sözünüzü te’yid maksadı ile zikredeyim:

“Kovan arısının olmazsa balı,

Kuru vızıltı ile ne ola hâli,

İlahî gider benden kîl u kâli,

Cemi’ taklidimi tahkike döndür.”

İşte Azîz Kardeşim!

Bana aid olmayıp, hak olan ve Hak’tan gelen sözlere bu kere de burada nihâyet vereyim. Geçmiş mektublardan ba’zı ehemmiyetli nükteleri yazmış ve saklamış olsaydınız, belki başkasına da ileride fâidesi olurdu. Çünkü yazıların manidar ve münevver aksamı, hazine-i Kur’âniyye’dendir.

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ

***

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz Kardeşim!

Mektubunuzu aldım. Sıhhat ve afiyetinizden memnun ve hayır duanızdan mesrur oldum. Havfullah ile inleyen kalbinizin haricteki tereşşuhâtı demek olan gözyaşlarınızdan dolayı da sizi tebşîr ederim. Ellah korkusundan ağlayan göze, ebedî âlemin azab me’mûru olan Cehennem’in ateşi te’sir etmez. Bu kardeşinizden mühim bir suâl soruyorsunuz. Yalnız suâlde kelimelerin aslında biraz fark var. Sözün aslı şöyledir:

“Îmân tevhîdi, tevhîd teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.”[6] Teslimiyet, tevhîdden sonra geliyor. Bunun îzâhı için husûsî dükkânımda acz ve fakrdan başka bir şey bulamadım. Yalnız sizin safvet ve ihlâsınızı şefî’ tutarak nûrlu derslerin metninden ve şifâhâne-i Rabbânî olan Kur'ân’ın hazînesinden fakìr kalbime gelen ma'nâları gàyet kısa yazacağım. Bu dersin esâsı,

اَسْتَعِيذُ بِا للّٰهِ. لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ  ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ  

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ[7]. اِلَى آخِرِ الْآيَةِ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ

âyât-ı beyyinâtın tefsîrinden, îmânın hem nûr ve hem kuvvet olduğuna işâretle, hakìkì îmânı elde eden adamın, kâinâta meydân okuyabileceği ve îmânın kuvvetine göre hâdiselerin ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet edip, rahatla dünyâdan göçüp, berzahta istirâhat edip, saâdet-i ebediyyeye girmek için Cennet’e uçabileceği; eğer tevekkül etmezse, dünyânın ağırlıklarının uçmaya değil, belki esfel-i sâfilîne çekeceğini beyândan sonra zikri geçen nûrânî vecîzeyi, yani; “Îmân tevhîdi, tevhîd teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.” düstûrunu vaz' edip, yanlış anlaşılmamak için de tevekkül, bütün bütün esbâbı reddetmek değil, belki dest-i kudretin bir perdesi gözüyle o esbâbı düşünerek teşebbüs etmek de fiilî bir duâ olduğunu ders vermektedir. Şimdi maksada gelelim;

1) “Îmân ettim, inandım, kabûl ettim.” demek kâfî değil. Îmân, başta tevhîdi, yâni;      لاَاِلَهَ اِلاَّ اللّٰهُ olarak “mü'menu bihi”ye îmânı, yâni; her şeyden evvel Ellah’a îmânı, tevhîdi ister. Evet, tevhîdsiz îmân, yalnız bir sözdür ki; hiçbir kıymet ve ma'nâ ifâde etmez.

2) Başta لاَاِلَهَ اِلاَّ اللّٰهُ tevhîd olarak îmânın şartlarına inanmak da kâfî değildir. Esfel-i sâfilîne sukùttan kurtulmak için, îmândan sonra a'mâl-i sâliha lazımdır. Bu da İslâmiyyet’in erkânından olan ferâiz-i İlâhiyyenin îfâsını iktizâ eder. Bu da teslîm kelimesi ile ifâde edilmiştir. Şu hâlde tevhîd, teslîmi iktizâ eder.

3) Tevekkül; îmân, tevhîd ve İslâmiyet’ten sonra geliyor. Ma'lûmdur ki; insana  tekâlif-i İlâhiyye, akıl ve bülûğdan sonra teveccüh eder. Ne sabî ve ne mecnun mükellef değildirler. Tekâlif-i İlâhiyyeyi îfâ kolay değildir. Kulluk vazîfesini yerine getirmek, iktidârımızla mümkün değildir. Ubûdiyyetin en yüksek mertebesine yükselen Habîb-i Rabbi’l-âlemin, ibâdullahın hislerine tercüman olmuş ve kemâl-i şefkatinden ümmetine,                                   مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ ياَ مَعْبوُدُ  denilmek lâzım geldiğini ma'nen ders vermiştir.

Hulâsâ: Zaaf ve aczin müntehâsında iken semâvât, Arz ve  dağların yüklenemediği emâneti kabûl eden insân, Kavî ve Kâdir-i Mutlak’a tevekkül etmek, O’ndan bu mükellefiyeti edâya meded ve inâyet niyâz eylemek zarûretindedir. Yoksa iktidâr-ı cüz'îsine güvenirse, fahra ve gurûra düşerek sukùt eder. Meded ve inâyet yetişmezse; teslîmiyyet, tevhîd ve îmân tehlikeye girerler. Demek teslîm, tevekkülü iktizâ ediyor, tevekkülsüz olamıyor ve bunlarla îmân, hakìkì oluyor.

4) Tevekkülün, saâdet-i dâreyni iktizâ ettirdiği; îmânı zikredildiği gibi tekemmül eden insân, hilkatin hikmetini anlar. “Vazîfem; ubûdiyyettir, itâattir. Rahmet-i İlâhiyyeye i'timâddır.” der. Kendisinde ve âlemde, her şeyde, her yerde, Hàlık’ın esmâ-i hüsnâsının tecellîsini görür, anlar. Bu fânî ömürde saâdet-i ebediyyeyi düşünür. Ahkâm-ı Kur’âniyye’ye ve sünenât-ı Peygamberiyye’ye (asm) ittibâ’ ederek meşrû’ dâirede ubûdiyyet vazîfesini yapar. Yâni bu fânî ömür dakìka­larını rızâ-i İlâhî’ye sarf ederek, bu ma'nevî münbit arza bâkì çekirdekleri diker. Nâmütenâhî hâsılat alacağına, nihâyetsiz kerem ve rahmet-i İlâhiyye’ye  îmânı ile  inanır. Böylece farîza-i ömrünü bitirir. Elbette ve elbette böyle bir zât, hem bu dünyâda, hem ebedi âlemde mes'ûddur ve saâdet-i ebediyyeye mazhar olacaktır. Cenâb-ı Hak, bizleri de bu hayırlılardan eylesin. Âmîn.

5) Sizin, teslîmiyyet kelimesindeki maksadınızı da azıcık anlıyorum. Bunu, yine İslâmiyyet’in erkânı ile ta'rîf edeceğim. Ubûdiyyetin hulâsâsı namazdır. Namaza girmek için, hadesten ve necâsetten pâk olmak ister. Nitekim

مِفْتَاحُ الْجَنَّةِ الصَّلَوةُ وَمِفْتَاحُ الصَّلَوةِ الطَّهوُرُ. صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ.

hadîs-i şerîfi, bu esâsı îzâh eder. Namaz, Rabbin, yâni mekândan münezzeh, her yerde hâzır ve nâzır bildiği Hàlık’ın huzûrunda, abdin kavlî ve fiilî bir ibâdetidir.

Demek İslâmiyyet veyâ teslîmiyyet, Rabb’in huzûruna çıkmaya, mükâleme ve hitâb ve iltifât-ı Rabbâniyye’ye mazhariyettir ki; اَلصَّلَوةُ مِعْرَاجُ الْمُؤْمِنِ buyrulmuştur.

Demek İslâmlığın en câmi' rüknü olan hakìkì namazda bu hâssa var. Uyanık her rûh, münevver her kalb, selîm her akıl sâhibi, îmân ve İslâmiyyet’ten aldığı feyze göre bu zevki namazında bulur.

6) Ehl-i tarîkàtın teslîmiyyeti, benim kâsır anlayışıma göre; hayât yolculuğunda emâneti kabzetmek zamânına kadar bir aktab silsilesine bağlı ve kendi hükmünce ehil ve mürşid kabûl ettiği bir zâta teslîm olmak, yâni cüz'î irâde­sini o zâtın evâmîr ve irşâdâtına zorla itâat ettirmek, bununla rızâ ve likaya mazhar olunacağını kabûl etmektir. Bu hareketi ile o mürîd, îmân, tevhîd, teslîm, tevekkül esâslarına riâyetkâr olmakla berâber, başta şeytân ve nefs-i emmâre olarak, nihâyetsiz şerlere ve şerlilere dayanmak için kendisini mehlekelerden koruyacağını yakînen anladığı bir mürşide bağlanmak ve başta kalb, ma'nevî cihâzlarını ta'lîm edildiği gibi işleterek vartalara düşmemek için mürşidinin irşâdât ve îkàzâtı dâhilînde i'timâdla yürümek ve nûrânî bir kàfileye rızasıyla katılmak demektir. Mürşid ehil, mürîd sabûr ve teslîmiyyeti sarsılmaz olmak şarttır. Sûreten mürşid olup, o nûrânî kàfileye katılmayan sahtekârlar, hem dâll ve hem mudill olurlar. Asrımızda maalesef bunlar pek çoktur. O hâlde mürîd, bağlanacağı zâtı tecrübe et­meli ki; Dimyat’a pirince gideyim derken, evdeki bulgurdan olmasın. Tecrübe, ahkâm-ı şer'iyye ve desâtir-i Nebevîyye ile olur. Şer-i Şerîf’e muhâlif, sünnete zıd hareketleri olanlara mürşid denilmez. Belki müfsid ve mudill denilir. Mürşid bulamayan, Peygamberin bu kudsî emrine ittibâ' eder:

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ. اَوْ كَمَا قَالَ

صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْمُتَعَالِ

Şahısların irâdesi, mutlak mevzû' bahisdir. Çünkü mes'ûliyyete mercî, o cüz'î irâdedir. Kusurlar, cüz'î irâdeye ve nefse; iyilikler,  [8]مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ sırrınca, kader-i İlâhîye âittir.

Ezel, zannedildiği gibi mebde'de muhayyel bir uç değil. Belki mâzîyi, hâli, istikbâli içine alan bir ta'bîrdir. İlm-i ezelî, her şeyi muhîttir. Hiç bir şey, ondan hariç olamaz. Fakat, ilm-i ezelî, fertler hakkında ne takdîr etmiştir, bunu enbiyâ dahi bilemez. Bildirilmiş olanlar müstesnâ.

   Yukarıda da zikredildiği gibi biz kuluz, biz mükellefiz. Tekâlif-i İlâhiyye ma'lûmdur. Şer'î hudûd muayyendir. Emirler ve nehiyler tasrîh edilmiştir. Tekâlif-i İlâhiyye'yi, emirleri ve nehiyleri imtisâl ederek kulluk borcumuzu îfâ edeceğiz. Rabbimizin Zât’ını, O'nun ezel ilmini düşünmek, lâ teşbîh on gramlık terâzi ile bütün mevcûdâtı bir kefesine alıp tartabilecek kadar nihâyetsiz vüs’atteki terâziyi muvâzeneye kalkışmaktan daha garîb olur. Mes'ele çok derin, îzâh çok zamân ister. “Acz, fakr ve noksandan başka sermâyesi olmayan kardeşinizin kalbine gelip, kaleminden harf, kelime ve cümleler olarak satırlarda ve sahîfelerde görülebilen yazılar, ihlâsınızla hazine-i İlâhiyye olan Kur'ân’ın hakìkatli tefsîrinden tecellîlerdir.” dersem, hatâ etmemiş olurum. İfâdedeki düşüklük, ma'nâdaki noksanlık, îzâhtaki eksiklik bana âittir.

Sizin suâlinize bir nebze cevâb vermiş isem, bundan dolayı Ellah'a nihâyetsiz hamd ve şükürler eder, başta siz kardeşim olmak üzere, muhitinizdeki bütün Hakk’a âşık, sıdka müştak kardeşlere gerek ben ve gerekse buradaki alakadar kardeşler nâmına nihâyetsiz selam ve duâlar eder, hayr duânızı niyaz ederim.

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ

                                                                            Muhibb-i Muhlîsiniz Hulûsî

 

***

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Azîz ve Muhterem Kardeşim!

25 Temmuz tarihli, güzel mektubunuzu aldım. Bir tecellî-i te’sir altında işleyen kalemimin, sizi üzmüş olmasına üzüldüm. Musîbetimiz zannedildiği gibi, yalnız sûrî (hakikatte rahmet ve ni’met olan) ölüm değildir. Ama taziyeniz yerindedir. Çünkü ehl-i îmân musîbetler karşısında اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ[9  demekle, hakìkì teselliyi bulurlar. Ellah sizden razı olsun. Fıkralarınız da münâsibtir, teşekkür ederim. Şöyle bir rivayet hatırlarım ki:

Kâmil bir zât, bir gün nasılsa, ikindi cemaatini zayi’ etmiş. Bakmış dostlarından gelip, kendisini soran yok. Demiş ki: “Yahu benim bir yakınım vefat etse idi, bu dostlarım koşar, gelir, beni taziye ederlerdi. Hâlbuki ben, asıl şimdi taziyeye müstahak olmuşum. Cemâat sevâbından mahrum kalmışım. Kimse beni taziyeye gelmiyor.”

Dersimiz ve virdimiz şudur: Dünyaya aid meşakkatler, belalar, musîbetler, madem sevâb verir, geçerler. O musîbetlere karşı, sabır içinde şükür ile metanetle mukabele edilmek gerektir. Ma’lûmdur ki; sabır üçtür:

1.Taatte sabır,

2.Ma’siyette sabır,

3.Musîbette sabır.

            اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ[10]  fermanı, işte bu sabırlılara müjde veriyor. Cenab-ı Hak, Sabûr ismi ile sabırsızlığımızı tedavi buyursun. Âmîn.

 

Kardeşim!

Çok yazılarımızda da işaret ettiğimiz gibi; esbabı ne bi’l-külliyye red ve terk ve ne de yalnız sebeblere hasr-ı nazar ve rabt-ı ümid edip, Müsebbibu’l-Esbab’tan gaflet etmemekliğimiz zaruridir. Sizin hadiselerden dolayı duyduğunuz teessürünüz, tedbirsizlik, ehemmiyet vermemezlik, tedavisizlik gibi şeylerden gelen üzüntünüz, hakìkatınızın ve îmânınızın muktezası değil, belki i’tiyadın tesiridir ve sizin gibi tahkîkî îmân ile mü’min olanların bu gibi halleri, bir maraz-ı îmânî değil, bir i’tiyad-ı beşerîdir. Maalesef bu i’tiyad bende de devâm ediyor. Şu anda hatırıma şöyle geldi:

Kur’ân, her derde devâsı olan, emsalsiz bir şifâhanedir. Salevât-ı şerîfe, o şifâhanedeki ilâçları ta’rif ve tavsif ile esrarına bihakkın tercüman olan Habib-i Rabbi’l-âlemine’dir. Reçeteyi bu Zât’tan, ilâcı o eczahaneden alabiliriz. Reçetenin tahrir ücreti, salevât-ı şerîfe ve ilâcın bedeli, o Hazret’in sünnetine temessüktür. Öyle ise bizler:

اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا حَبِيبَ اللّٰهِ

اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا خَيْرَ خَلْقِ اللّٰهِ

diyerek, reçetemizi velev niyet tarîki ile de olsa, o ekmel Zât’ın sünnetine yapışarak, yaralarımızın merhemi olacak şifâlı ve safalı ilâçları almaya çalışalım. Ne mutlu bu fitnelerin revacı, bela ve musîbetlerin kesreti, bid’at ve dalaletlerin merğub ve makbûl olduğu, şu  yevmu’l-bed-ter denmeğe lâyık zamânlarda, bütün bu çirkaplardan temizlenip,

                مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ

-ev kema kal- hadîs-i şerîfine imtisal edebilenlere. Cenab-ı Hak, bizleri o hayırlılara ilhak ile sûri ve ma’nevî, zâhirî ve bâtınî, dünyevî ve uhrevî maksadlarımıza nâil eylesin. Âmîn.

Evet, Kur’ân’ın nihâyetsiz hasseleri var. Aça gıda, susuza ma, göze ziya, kalbe cila, rûha safa, derdlilere devâ, hastalara şifâ, şaşmışlara hüdâ... ila ahir gibi. Müzekkî olmadığımız için, nefsimizi daima levmetmekliğimiz ve onu her türlü fenâlığa merci’ tanımaklığımız çok doğru bir harekettir. Fakat Muhterem Üstâd’ımın nefisten şikayete karşı vermiş oldukları şu cevabı da unutmayalım:

“Ba’zı kimseler vardır ki, nefisleri mutmainne olduğu halde, nefislerinden şikâyet ederler. Bu hal, onların nefislerinin emmare derecesinde olduklarına delalet etmez. Belki i’tiyad tesiri ile böyle şikâyet ederler.”

Ben, maalesef nefsimi emmarelikten, kendimi ona emirber ve hâdim olmaktan kurtaramadım. Kendime bu âlemin bir misal-i musağğarı gözü ile bakabildiğim zamanlarımda, her an esma-i İlâhiyyenin değişen tecellîlerine mazhar olduğumu hissedebiliyor, âlemde de o esmanın tecellîsine hükmediyorum ve ihtiyarsız:

“Ya Rabbena! Narın da hoş, nurun da hoş. Madem Sen varsın. Sen her şeye bedelsin. Hiçbir şey Sana bedel olamaz. Onlar ve onlarda görünen asar-ı rahmet, misilsiz san’at ve hüsn-ü zînet gibi eserlerin hepsi Sana aittir.” diyerek, hakìkì zevki buluyorum.

Kardeşim!

Benim paslanan, bozulan ve ezilen ma’nevî cihazlarımı, mektubunuz vasıta olup, işlettiğine bakınca, sizdeki îmân ve ihlâsı tebrîk ve daima feyzinizin artmasını temennî ediyorum. Siz de halinize hamd ve bu kardeşinize hayr duâda bulunmalısınız. Yazılarımı ihtiyarımla güzelleştiremiyorum. Şu sırada hakìkaten bir kabz halim var. Yazıdaki ifadelerin gelişi de bu halimi gösteriyor. Şu mektub, bir defada yazılamadı. Varidat, fasılalı oldu. Elimde bir şey yok, kusura bakma. Şu âlem sarayına bir sirac, lamba ve soba vazîfesi gördürülen maddi o koca Güneş bile, gâh bulutsuz, engelsiz her yerde ışığını serper; gâh bulut perde olur, ba’zı yerler mahrum kalır; gâh bulutlar açılır, tebessümü görülür; gâh ay araya girer, kısmen veyâ tamamen kararır.

Elhâsıl: Hakîm Rabbin hikmetli icrâatına, celâlli ve haşmetli tasarrufâtına mazhariyetini, şu âlemin sekenesine ale’l-husus beşer zümresine ifham ve ihtar ederek, bu kadar azameti ile berâber, Hàlık’ın bir memuru olduğunu, mahluk olduğunu, Ma’bud olamayacağını lisan-ı hâli ile bildirip, dalalete düşenleri ikaza çalıştığı gibi; insanlardaki tecellî de an be an tebeddül ve tahavvül ediyor. Tevhid ile tecellî mahalli olan kalbi yumuşatmak ve temizletmek, tefekkürle âlemdeki hikmetli hilkati, nizâmlı tedbîr ve tedvîri, eşyada görülen tecellîyat-ı esmayı anlamaya çalışmak, bu ma’nevî tecellîyattan istifaza için en esaslı çâredir, kanâatindeyim.

Azîz Kardeşim!

Sizinle çok konuşmak ihtiyacındayım. Zira ben kalbimi kasvetten kurtarıp, onunla mükâleme, muhâbere ve muvasalaya muvaffak olamadım. Bu yakın ve emîn vasıtadan istifade edemediğim için, uzaklığın alameti olan mektublaşmaya mecburum. Mektuplarımı yazarken, Rahîm ve Kerîm Rabbime ilticâ edip, Hazret-i Kur’ân’ın hakìkatlı tefsiri olan nurlu dersleri tefekkür ve sizdeki ihlası şefi’ tutarak, ihtiyarın ve şuurun hükmedemediği bir hâlet içinde hasb-i hâle, arz-ı hâle, nakl-i hâle çalışıyorum. Bu kereki sözler de burada hitâma ersin.

Cenab-ı Hak, inayet ve rahmeti ile bizlere nezaret buyursun. İmtihanımızı kolay, belalarımızı bal ve bizleri اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ  diyenlerden eylesin. Âmîn hatimesi ile size ve muhitinizdeki alakadarlarınıza selam ve hürmetlerimi sunar, buradaki kardeşlerimin de bu hislerini iblağ ile cümlenizden hayr duâ niyaz ve istirham eylerim.

Buradaki kardeşimizin sualine verdiğiniz cevabı, yerine tebliğ ettim. Çok memnun oldu. Selam ve duâ ediyor, hayır duânızı istiyor.

                                                                                                                           اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ       

 

***

 

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Azîz Kardeşim!

Mektubunuzu, hayâtımın en kederli günlerinden birinde aldım. Bu kederimi izah edip, sizi de üzmek istemem. Yalnız işaretler yaparak, hayr duânızı istirhâm edeceğim.

 

اَسْتَعِيذُ بِا اللّٰهِ. يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ[11] *  اِنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ[12] * وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ[13]

ayet-i kerîmeleri, derdime tam temas ve kederimi de fâş edecek mahiyettedir. İlacı da yine hazine-i Kur’âniyye’deki

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ[14] * اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ[15]

fermanlarıdır. Duâ buyurunuz ki; Cenab-ı Hak, düştüğümüz sıkıntıdan kurtara. Sizden ricam budur. Adeta Hàlık’ımın zerre miktar kahr ve celâlî tecellîsinde kaldığımı ve bir zerre kar gibi bir an-ı seyyalede eridiğimi manen hissettim. Her ne ise, yine o Kerîm ve Rahîm  Padişah-ı bîmisâle ilticâ edip,

اِلَهِى اَنْتَ رَبِّى وَ اَنَا الْعَبْدُ    وَ اَنْتَ الْخَالِقُ وَ اَنَا الْمَخْلوُقُ    وَاَنْتَ الْمَالِكُ وَ اَنَا الْمَمْلوُكُ

ila ahir. Üveyse’l-Karanî’nin münâcaâtı ile O’nun tanınan ve kabûl edilen münâcâtı ile yalvarıyorum.

Bu dünyâ, imtihan ve ibtila dünyâsıdır, biliyorum. Fakat imtihan ve ibtila çetin olunca, zaaf ve aczin en sonundaki bir insancık, nasıl tahammül edebilir? Şikâyet başlar, sevâb kaçar, imtihandan alınacak numara da o zaman sıfır olur. Biz, hem huzûr-u izzetine kabûl edilecek bir imtihan numarası istiyoruz. Hem de imtihanın, şikayet etmeden sabredecek dereceyi aşmamasını diliyoruz.

اِلَهِى اَنْتَ الْمُعْطِى وَ اَنَا السَّائِلُ   وَاَنْتَ الْمُجِيبُ وَ اَنَا الدَّاعِى 

وَاَنْتَ الشَّافِى وَ اَنَا الْمَرِيضُ وَاشْفِ اَمْرَاضِى

diyoruz.

İşte, mevzu bahs mektubunuz, böyle dehşetli bir imtihanın ezici bir hâletinde geldi. Bir derece merhem oldu. Fakat böyle dehşete düşmüş, ezilmiş bir rûh ile titreyen ve lisân-ı hâli ile emân diyen bir kalbden, size ve muhitinize nurlu, safalı, zevkli tuluat ve sünuhat gelemiyor. Bu perişan yazımızı da böyle kabûl edin. Kalb ve rûh gibi letaif dahi ma’nevî bir bahçedir. Bu bahçede de bizim mâlikiyetimiz yok. Onlara karşı bir bahçıvan gibi vazîfemiz var. Günahlarımızın, kusurlarımızın, hatalarımızın bakımı, o ma’nevî bahçede maalesef diken yetiştiriyor. Siz de alıştığınız gülleri, bu defa bulamazsanız, ücretli bahçıvana hiddet etmeyip, ona merhamet ile ve dergâh-ı İlahi’den afv niyazı ile mukabele buyurunuz. İşte temennî budur.

Bu gibi musîbetlerde bariz bir merhamet ve lütûf ciheti var. O da, dünyaya alakanın ne kadar ma’nâsız olduğunu bildirerek, bu fenâ ve fânî âlemden ve hayâttan, ebedi ve mes’ûd âleme ve münevver, hakìkì, zevkli hayâta iştiyak vermesindedir. Böylelikle,

وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ[16]

fermanının gizli bir ma’nâsı daha tezâhür ediyor.

Hulasa: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِسْلاَمِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ demeliyiz.

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ

 

***

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

Aziz Kardeşim!

Bugün de son mektubunuza muhtasar bir cevap vereceğim. Rivayet olunan hadislerin şerhe, tefsîre ve te’vîle ihtiyaçları vardır. Onu, erbabına bırakalım. Hazret-i Peygamber (sav) Efendimiz:

- Hiç kimse ameli ile Cennet’e giremez, buyurunca;

- Ya Resulullah! Sizde mi öyle? Diye soruyorlar. Cevabında;

- Evet, evet. Ben de öyle. Fazl-ı İlahî ile Cennet’e gireceğim, buyuruyor.

Derslerimizde mü’min, Cennet’i gaye-i ibadet bilmez. O, ancak rıza-i İlâhî ve fazl-ı İlâhîye göre amel eder.

            İhlâs, kuldan münhasıran kulluk yapmasını, rahmet-i İlahiyye’den ümid kesmeyip,  azab-ı İlahî’den de emin olmamasını, yani korkmamasını ister. Hulasası, korku ile ümit arasında bulunacaktır. Hazret-i Ebu Bekir es-Sıddık (ra) Hazretleri; “Cennet’e bir insanın gireceğini bilsem, rahmet-i İlahiyye’den o insanın ben olmaklığımı umar; Cehennem’e bir insanın konulacağını bilsem, kusurumu düşünerek o insanın ben olmaklığımı hesaplarım.” diye bir rivayet vardır. Kuddûsî Hazretleri gibi:

 

Bin kere bin ey padişah,

Etsem dahi böyle günah,

La Taknetu yeter penah,

Cürmüm ile geldim sana.

 

Bazı zevatın dedikleri gibi; “Narı da hoş, nuru da hoş.” diyelim. Ellah’ın rahmetinden ümid kesmeyelim. Böyle şeylerle zihnimizi meşgul etmeyelim.

Hastalar ve devaları hakkındaki şifa verici kuvvetli beyanları okumak, sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb Aleyhisselam’ın ne zaman ve neden dolayı

رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

demiş olduğunu hesaplamak, başka söze ihtiyaç bırakmaz. Hem kanaatimce siz hasta değilsiniz. Bir vehme kapılmış, “Hastayım.” zannediyorsunuz. İnsan; etten, kemikten kurulu bir cesed sahibidir. Çelik ve polattan değildir. Cisme maraz gelir, gelebilir. Esbabın hakiki te’siri yok.

Mü’minin sûrî hastalığı, eğer şekvaya girmez, sabırla karşılarsa, manevi çok büyük kazanca vesile olur. Geçmiş günleri düşünmek doğru değildir. Onlar geçmiştir. Elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. Gelecek günleri düşünmek ise, caiz değildir. Sabrımızı hale karşı tahşîd edince, en ma’kûl hareket etmiş oluruz. “İlaç alma.” diyemem. Fakat ilaçtan değil, Ellah’dan şifayı, afiyeti beklemek ve bilmek gerektir. İlaç, bir sebeb mahiyetindedir.

 

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ

***

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

Sual: Merhum Üstad’a atfedilen bazı sözleri, bir kısım hizmetleri mesbûk zevattan duyuyoruz. Bu hususta kanaat verecek bir düstur yok mu?

Cevab: Merhum Üstad’ın eserlerinde bulunmayan bu gibi sözler, eğer şeriata uygunsa kabul edilir, uymazsa reddedilir. Merhum Üstad’ın bazı zevata husûsî tenbihi olabilir. Fakat o tenbih, o zatın şahsına aittir, umuma düstur olamaz. Bu gibi sözler, fikirlerin dağılmasına sebeb olur. Nur şakirdleri, Kur’an’ın tilmizleri, hakaik-i Kur’aniyye ve imaniyyenin hadimleri, birbirlerine karşı rüchanları olmadığına inanan ihlâslı mü’minlerdir. Öyleyse hiçbir şakirdin kendisine çağırmaya, halkın etrafına toplanmalarını istemeye ve beklemeye hakkı yoktur. Böyleleri varsa, bundan böyle de böyle kimseler zuhur ederse, hakkı bırakıp onların arkasından koşmak, hakiki Nur Şakirdlerine yakışmaz.

Bütün mü’minlerle kardeş olduğumuzun zevki, bizi enaniyete, gurura, nasın teveccühüne, medhine, yardımına muhtaç ve mecbur etmemek gerektir. Daima ve her halde rıza-i İlahî gayemiz olmalı. Tevfik ve hidayeti, Erhamü’r-rahimin’den istemeliyiz.

 

اَلْبَاقِى اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ

Bu yazi 4791 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Allah razı olsun...
19.07.2015 06:11 özgür gün

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.110 sn. deSen
↑ Yukarı