tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalaya dursun. Yakında bilecekler.) Dünya ve ahirette başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklar; küfür ve isyanlarının dehşetli âkibetine kavuşacaklardır.
(Hicr, 15/3)
Hadîs-i Şeriflerden
Kim istemekten sakınırsa, Ellah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tok gözlü olup kanaat ederse, Ellah onu başkasına muhtaç etmeyerek zengin kılar.
(Buhari, Zekat 18)
Dualardan
Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirdlerini böylelerin şerrinden muhafaza eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir.
Mesnevî-i Nuriye

Üstad'ın Hulûsi Bey'e Mektupları

29.11.2014

ÜSTÂD BEDÎÜZZAMÂN SAİD NURSÎ (RA) HAZRETLERİNİN, NÛR’UN BİRİNCİ TALEBESİ EL-HÂC İBRÂHÎM HULÛSÎ BEY’E GÖNDERMİŞ OLDUĞU MEKTÛBLARIDIR

 

Mektûb No : 1

Hulûsî Bey ve Sabri Efendi’nin mektûblarında Risâle-i Nûr hakkındaki fıkralarının, bir mektûb sûretinde Risâle-i Nûr eczâları içinde idhâl edilmesinin beş sebebi var:

Birincisi: Hulûsî ise, âhirdeki Sözler'in ve ekser MEKTÛBÂT'ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyyeti en mühim sebeb olması... Ve Sabri'nin dahi On Dokuzuncu Mektûb gibi bir sülüs-i MEKTÛBÂT'ın yazılmasına sebeb, onun samîmî ve ciddî iştiyâkı olmasıdır.

İkinci Sebeb: Bu iki zât bilmiyorlardı ki, bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gáyet samîmî, tasannu'suz, hâlisâne ve derece-i  zevklerini ve o hakáika karşı şevklerini ifâde etmek için, husûsî bir sûrette yazmışlar. Onun için o takdîrâtları takrîz nev'inden değil, doğrudan doğruya mübâlağasız bir sûrette, gördükleri ve zevk ettikleri hakíkatı ifâde etmeleridir.

Üçüncü Sebeb: Bu iki zât, hakíkí talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan... Ve hizmet-i Kur'ân'da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar:

Birinci Hâssa: Bana mensûb her şeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir söz yazılsa, kendileri yazmış ve te’lîf etmiş gibi zevk alıyorlar. Allâh’a şükrediyorlar. Âdetâ cesedleri muhtelif, rûhları bir hükmünde hakíkí ma’nevî vereselerdir.

İkinci Hâssa: Bütün makásıd-ı  hayâtiyye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nûrlu Sözler vâsıtasıyla Kur'ân'a hizmet biliyorlar. Dünyâ hayâtının netîce-i hakíkıyyesinin ve dünyâya gelmekteki vazîfe-i fıtriyyelerinin en mühimmi, hakáik-ı îmâniyyeye hizmet olduğunu telakkíleridir.

Üçüncü Hâssa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczâhâne-i mukaddese-i Kur’âniyyeden aldığım ilâcları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâcları merhem sûretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyyâtımla mütehassis oluyorlar.Ve ehl-i îmânın îmânlarını muhâfaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i îmânın kalbine gelen şübehât ve evhamdan  hâsıl olan yaraları tedâvî etmek iştiyâkı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.

Dördüncü Sebeb: Hulûsî Bey; benim yegâne ma’nevî evlâdım ve medâr-ı tesellîm ve hakíkí vârisim ve bir dehâ-yı nûrânî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahmân'ın vefâtından sonra, Hulûsî aynen yerine geçip o merhûmdan beklediğim hizmeti, onun gibi  îfâya başlamasıyla; ve ben onu görmeden epey zamân evvel  Sözler'i yazarken, onun aynı vazîfesiyle muvazzaf bir şahs-ı ma’nevî bana muhâtab olmuşcasına, ekseriyyet-i mutlaka ile temsîlâtım onun vazîfesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur'ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta’yîn etmiş. Ben de bilmiyyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum...

            Sabri ise, fıtraten bende mevcûd hâs bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri'de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karâbet-i nesliyyeden daha ziyâde bir karâbet kendinde hissetmiş... Ve şu havâlîde en az ümid ettiğim ve o da geç uyandığı hâlde en ileri gittiği bir işârettir ki; o da bir Hulûsî-i Sânîdir, müntehâbdır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur'ân'da arkadaş ta’yîn edilmiştir.

Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma âit takdîrât ve medhi kabûl etmem. Çünkü, ma’nen büyük zarâr gördüm. Onun için şahsıma karşı takdîrât, fahr ve gurûra medâr olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat, Kur'ân-ı Hakîm'in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazîfe-i kudsiyye noktasında takdîrât ve medih bana âit olmayıp, nûrlu Sözler'e ve belki doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyeye ve esrâr-ı Kur’âniyyeye âit olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakk'a karşı müteşekkirâne kabûl ediyorum.

İşte bu iki şahıs, bu hakíkatı herkesten ziyâde anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdânlarının sevkıyle yazdıkları takdîrât ve medihlerini, Risâle-i Nûr eczâları içinde derc edilmeye sebeb olmuştur. Cenâb-ı Hak bunların emsâlini ziyâde etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-ı haktan ayırmasın, âmîn.

 

اَللّهُمَّ وَ فِّقْنَا وَ اِيَّاهُمَا وَ اَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ كَمَا تُحِبُّ

وَ تَرْضَى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَ اَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ وَ مَادَارَ الْقَمَرَانُ

 

Said Nursî

 

Mektûb No : 2

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

 

            Azîz, sıddîk, muhlis, hâlis kardaşım.

            Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nûrlarla ciddî iştigálinizi ve dâimâ birinciliği nûr dersinde ve sadâkatinde muhâfaza etmenizi bütün rûh ve canımla tebrîk ederim.

            Sâniyen: Hiç merâk etme! Seninle muhâbere MA'NEN devâm eder. Bütün mektûblarımda “Azîz sıddîk kardaşlarım” dediğim zamân, muhlis HULÛSÎ, saff-ı evvel muhâtabların içindedir.

            Sâlisen: Nûrlar pek parlak ve gálibâne fütûhatı geniş bir dâirede devâm ediyor. “Sırran tenevveret” sırrıyle perde altında daha ziyâde işliyor. İki makine bin ve beş yüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallah zemîn yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.

            Kardaşım, ben de senin fikrindeyim ki, nûr hizmeti için kader-i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtâc yerlere sevk eder. Husûsan o havâlî memleketim. Güzel levha-i hakíkatın lâhikalarına geçirmek için, nûr şâkirdlerine gönderdik. O civarda nûrlarla alâkadâr zâtlara selâm.

Birâderzâdem Nihad'ın gözlerinden öperim. O da babası ile berâber dâimâ duâmdadır.

 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                           Seni unutmayan

                                                                                              hasta kardaşınız

                                                  Said Nursî

Mektûb No : 3

(Hulûsî Bey'e hıtâbdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

  

            Azîz kardeşim!

            Sizler sabah ve akşam duâmda dâhilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü'mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emîn ise -ki gurûra girmez- onu şükre sevk etmek için tahdîs-i ni'met nev'inden ona âit bir kısım ihsânât-ı Rabbâniyyeyi bahsetse beis yoktur zannederim.

             İşte seni gurûrsuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki, ben Sözler'i yazarken ihtiyârsız olarak ekser temsîlâtı, şuûnât-ı askeriye nev'inde zuhûr ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hâtırıma geldi ki, belki istikbâlde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak, kabûl edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askeriyyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbûr oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.

            İşte mağrûr olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyâr birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözler'i meşâğıl-i dünyeviyye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-i zannımı te’yîd etti. Fakat, bâkí kalan Sözler çok mühimdirler. Husûsan “İ’câz-ı Kur'ân” ve “Kader” Sözleri. İnşâallah ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözler’i bir vakit gönder, güzelce tashîh edip göndereceğim. Merhûm Muallim Cûdî'nin kasîdesi mübârektir. Cenâb-ı Hak o zâtı şefâat-i Kur'ân'a mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnûn oldum. Allah senden râzı olsun.

Yazdığın salevât-ı şerîfe ise, onun husûsunda birşeye rast gelmedim. Fakat, ondaki letâfet ve nûrâniyyet gösteriyor ki, o onun hakkında zikredilen sevâba ve fazîlete lâyıktır. İşittim ki; Onuncu Söz'den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukábil bir nüshayı kardaşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshîl eder çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendi’ye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz. Tâ, onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.

Kardeşim! Şu gurbet, esâret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nûrlu dostlarla ünsiyyet edip tesellî buluyorum. Cenâb-ı Hak beni de, sizi de tarîk-ı Haktan şaşırtmasın. Âmîn.

Şeyh Mustafa ve Hakkı ve Hüseyin ve Edhem Efendilere selâm ile duâ ederim.

 

                                                                               اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                            Âhiret kardeşiniz

                                                                       Said Nursî

Mektûb No :4

(Hulûsî Bey'e hıtâbdır.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ

زَمَانِكَ اْلمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ

 

          Gayyûr, ciddî, hâlis ve muhlis âhiret kardeşim!

 

          Evvelen: Size Otuz İkinci Söz'ün İkinci Mevkıf’ını gönderdim. (Hâşiye)19 Dikkat ile okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatâlar varsa da tashîh ediniz. Acele ve hazin bir kalb ile yazıldığı için, içinde müşevveşiyyet bulunacaktır.

          Sâniyen: Muvakkat bir fütûr, bir tenbellik sizde ârız olduğunu  yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş'et eden ve müstemi'lerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehâvet ve fütûrdan başka, meyânımızdaki münâsebet-i rûhiyyenin râbıtasiyle, musîbetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in'ikâsı ve sirâyet etmesi mümkündür.

          Merhûm Abdurrahmân'ın vefâtı zamânında bilmediğim hâlde, o münâsebet-i rûhiyye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazân-ı şerîfte hissettim. Şimdi anladım ki, şuûrî ve ihtiyârî olmayan çok in'ikâsât vardır.

          Fakat, kardeşim, sen şimdi iki vazîfeyi görmekle mükellefsin: Biri kardeşim Hulûsî Beyin vazîfesini; biri de, evlâd-ı ma’neviyyem ve birâderzâdem ve bir dehâ-i nûrânî sâhibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahmân'ın vazîfesi de size ilâve edildi. O benim hakíkí bir vârisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telakkí ederdi, öyle de sâhib oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sâhib ol. Hakkı Efendi'ye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazîfesiyle mükellef olduğunu bilsin.

           Sâlisen: Otuz Üçüncü Söz'den başka Söz yazılmak ihtiyâcı kalmadı. Hem şer'an çok mübârek bu otuz üç adetten ba’zı esbâba binâen geçmeyeceğim. Hem de hakáik-ı  esâsiyye-i Kur’âniyye ve îmâniyyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyyet-i mutlaka i’tibâriyle yazılmıştır.

          Ümid ediyorum ki, Cenâb-ı Hak kabûl etse, tevfîk verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfîdirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim, fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı yazılanlarda vardır. Siz onların mütâleasını, kıymetdâr bir ibâdet olan tefekkür nev'inde telakkí ediniz.Ve onlardaki ilmi, envâr-ı îmândan ve ma’rifetullahdan tasavvur ediniz ki, usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde iştiyâk olduğu zamân okuyunuz. Bâkí selâm ve duâ.

          Otuz Üçüncü’nün Birinci Makámı’na dâir sen fikrini yazdın, Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sâir ihvânların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umûm kardeşlerime selâm ve duâ ediyorum, ve onların duâsını istiyorum.

Hulûsî Bey kardeşim, o senin selefine (Not)20 mektûbunu oku ve ona acı ve ona duâ et.

 

 

                                                                          Kardeşiniz

                                                                             S a i d

 

Mektûb No : 5

(Hulûsî Bey'e hıtâben yazılmış bir mektûbdur.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدْ اَعْدَادِ حُرُوفِ

 مَا قَرَاْتَهُ مِن اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ

 

          Sevgili kardeşim!

 

          Seni teşvîk için değil, çünkü teşvîke muhtâc değilsin. Hem medâr-ı fahr olmak için değil, çünkü fahr ise ucb ve riyâya medârdır; belki sana medâr-ı şükür olmak için diyorum ki:

           Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddî talebe hükmüne geçtiniz. Hattâ diyebilirim ki: Kader-i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazîfe-i kudsiyyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamânda îmân-ı tahkíkínin dersini vermek pek büyük bir fazîlettir ve kudsî bir vazîfedir. Îmân-ı tahkíkíyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta-i istinâd olur ki; şuûrsuz olarak avâm-ı mü'minîn o îmân-ı tahkíkí sâhibinin kuvvet-i îmânına istinâd ederek kuvve-i ma’neviyyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.

          İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-ı Hakk’a şükür etmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür ediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup rûhum rahat etti. İstirahat bulan rûhum size takdîrkârâne ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes’ûliyyetten kurtulan kalbim de muvaffakıyyetinize duâ ediyor. Ve icrâ-yı vazîfe için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrîk ediyor. Ben şu vazîfe-i kudsiyyede bilmeyerek istihdâm olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyârsınız. İnşâallah niyyet-i hâliseniz, benim müşevveş niyyetimi dahi tashîh edecektir. Şimdi başka bir kaç noktayı size beyân ediyorum.

            Evvelen: Yazdığım ba’zı şeylere dâir fikrinizi soruyordum. Maksadım, “Gördüğüm hakíkat acabâ hakíkat mıdır?” diye sormuyorum. Belki, “Hakíkata açılan yol, acabâ umûma yol olabilir mi?” diye soruyorum. Çünkü, umûmun telakkísini sizin kadar bilmiyorum.

        Sâniyen: Misâfir Müftüye ve Şeyh Mustafa'ya size gönderilen mektûbun birer sûretini verdiğin için iyi ettiniz. Hattâ bana da bir sûret gönderiniz. Hem birâderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardaşım ve Kur'ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın: Selâm, duâmla berâber ondan istiyorum ki, berâber götürdüğü envâr-ı Kur’âniyyenin sühûlet-i intişârları için irşâd ve nasîhatında فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا  âyetindeki lütf-i irşâdı kendine rehber etsin.

          Râbian: Sorduğun suâllere dâir yanımda kitâb bulunmadığı için Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivâyetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat, bence böyle efdaliyyet mes'elesinde, kabûl-i âmmeyi ihsâs eden âdet-i cemâat medâr-ı tercîhdir. Âdet-i İslâmiyye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.

          Birinci suâliniz: Eğer Kur'ân okunurken, namazın, tesbîhâtın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar vaz’ıyyetlerini bozmamak evlâdır.Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yâhut çekilsin. Eğer Kur'ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât-ı sitte ile mukayyed olmayan, rûh kulağıyla dinleyen adam, kıbleye karşı teveccüh etse; ve cismânî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse evlâdır.

          İkinci suâliniz: (Hâşiye)21 Cemâatin iştiyâkına ve okuyanın niyyetine göre efdaliyyet tahavvül eder.

          Üçüncü suâliniz: Üç ihlâs bir fâtiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdîd edilmez. Her vakitte gáyet müstahsendir.

          Dördüncü suâliniz:

اَللّهُمَّ اَنْتَ السَّلاَمُ وَ مِنْكَ السَّلاَمُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَ اْلاِكْرَامِ

kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.

Umûm ihvânlara selâm ve bayramlarınızı tebrîk ediyorum.

 

                                                               Âhiret Kardeşiniz

                                                                S a i d  N u r s î

 

Mektûb No : 6

(Hulûsî Bey'e yazılan bir mektûbtur.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَ عَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِكُمْ

 فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ

         

Azîz kardeşim, hamiyyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili birâderzâdem!

           Senin güzel mektûbun bana şifâlı oldu. Ben ziyâde rahatsız iken onu okudum, bana bir sürûr verdi, o sürûr dahi o hastalığa bir hıffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insânlardan istiğnâya dâir sana yazdığım mektûbun kerâmetidir. Çünkü, o mektûbu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabûlüne medâr olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hânesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hâtırları için bir parça yedim. Hiç hâtırıma gelmedi ki, o günde o hakíkatlı mektûbu o yemek sâhibine okudum. Şimdi muhâlefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat, hediye kabûl edemiyorum, belki yemek yenilir tahmîn ettim. Fakat,    يَقُولوُنَ مَا لاَ يَفْعَلوُنَ   altına girdiğimden öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat, Cenâb-ı Hakk'a şükrettim ki, bir iki senedir ba’zı emâreler ve hâdiseler ile zannettiğim bir hakíkat, bu tokat ile gáyet kat’ıyyetle göründü.

Bu yazi 5693 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.203 sn. deSen
↑ Yukarı