tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalaya dursun. Yakında bilecekler.) Dünya ve ahirette başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklar; küfür ve isyanlarının dehşetli âkibetine kavuşacaklardır.
(Hicr, 15/3)
Hadîs-i Şeriflerden
Kim istemekten sakınırsa, Ellah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tok gözlü olup kanaat ederse, Ellah onu başkasına muhtaç etmeyerek zengin kılar.
(Buhari, Zekat 18)
Dualardan
Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirdlerini böylelerin şerrinden muhafaza eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir.
Mesnevî-i Nuriye

Duâ

    duâ: Ellâhü Teâlâya karşı rağbet, niyâz, yalvarış, tazarru’. Cenâb-ı Haktan hayır ve rahmet dilemek. Ellâh’ın rızâsını, hidâyet ve istikámete muvaffakıyyeti dilemek, yalvarmak. Peygamber (asm)’a salevât getirmek. Okumak. Salât, namâz. Duânın “kavlî, fiilî, hâlî ve ıztırârî” gibi çeşitleri vardır.  

“Duâ, ubûdiyyetin[kulluğun]rûhudur ve hâlis[samîmî]bir îmânın netîcesidir.Çünkü, duâ eden adam duâsı ile gösteriyor ki: Bütün kâinâta hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılâı[haberi]var ve bilir; en uzak maksadlarımı yapabilir; benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcûdâtın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor; bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de O’ndan bekliyorum,O’ndan istiyorum... Duânın en güzel, en lâtif, en lezîz, en hazır meyvesi, netîcesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki; birisi var ki, onun sesini dinler; derdine dermân yetiştirir, ona merhamet eder; O’nun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünyâ hanında o yalnız değil, bir Kerîm Zât var; ona bakar, ünsiyyet verir...” (Mektûbât, 24. Mektûb, Birinci Zeyl, Dördüncü Nükte, s. 291.)

(Duâ-yı kavlî-i ihtiyârînin[insânların bilerek ve sözle yaptıkları duâların]makbûliyyeti [kabûl edilmesi], iki cihetledir. Ya aynı matlûbu ile makbûl olur[istediği aynen verilir]veyâhud daha evlâsı[istediğinden daha güzeli]verilir.

Meselâ: Birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenâb-ı Hak,[Hz. Îsâ (as) gibi mümtâz bir erkeğin annesi olacak]Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor.‘Duâsı kabûl olunmadı’denilmez.‘Daha evlâ bir sûrette kabûl edildi’denilir.Hem ba’zan kendi dünyâsının saâdeti[dünyâda rahatlık ve huzûr]için duâ eder.

Duâsı âhiret için kabûl olunur.‘Duâsı reddedildi’denilmez. Belki,‘Daha enfa’ bir sûrette kabûl edildi’denilir. Ve hâkezâ...Mâdem Cenâb-ı Hak, Hakîm’dir[hikmetle verir], biz O’ndan isteriz, O da bize cevâb verir. Fakat, hikmetine [ilm-i ezelîsinde takdîr ettiği nizâma, faydalara ve güzelliklere]göre bizimle muâmele der. Hasta, tabîbin hikmetini ittihâm etmemeli[doktorun teşhîs ve yazdığı reçeteye i’tirâz edip onu suçlamamalı].

Hasta bal ister; tabib-i hâzık[işinin ehli olan doktor], sıtması için sulfato[tadı acı olan sıtma hapı Kinin]verir.‘Tabib beni dinlemedi’denilmez. Belki âh ü fizârını[feryâdını, inlemesini]dinledi, işitti, cevâb da verdi; maksûdun[istenenin]iyisini yerine getirdi.”(Mektûbât, 24. Mektûb, Birinci Zeyl, Üçüncü Nükte, s. 291.) “Dördüncü nev’i ki; en meşhûrudur... Bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kalîdir. Meselâ: Esbâba teşebbüs, bir duâ-yı fiilîdir. Esbâbın ictimâı[sebeblerin bir araya gelmesi], müsebbebi [netîceyi, meyveyi, mahsûlü] îcâd etmek[yapmak, meydâna getirmek] için değil; belki lisan-ı hâl[bir tavır sergilemek, durum arz etmek] ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaz’ıyyet-i marziyye[hoşa gidecek bir durum] almaktır. Hattâ, çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nev’i duâ-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve unvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyyeti ekseriyet-i mutlakadır[duânın Allâhü Teâlâ tarafından çoğunlukla kabûl edildiği görülür].

İkinci kısım:Lisân[dil]ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi [arzularını]istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gáyesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki:Birisi var; onun hâtırât-ı kalbini[kalbinden geçenleri bile]işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir… Aczine merhamet eder, fakrına meded[ihtiyâclarına yardım]eder.İşte ey âciz insân ve ey fakír beşer!Duâ gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı[sebebi] olan bir vesîleyi[duâ gibi bir vâsıtayı] elden bırakma.

Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insâniyyete[insânın çıkabîleceği en yüksek mertebe olan makàm-ı mahbûbiyyet ve rızâya] çık, bir Sultân gibi, bütün kâinâtın duâlarını kendi duân içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekîl-i umûmî[bütün kâinâtın temsîlcisi] gibi ‘اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ’ [yalnız Sana ibâdet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz] de. Kâinâtın güzel bir takvîmi ol!...” (Sözler, 23. Söz, Birinci Meb’has, Beşinci Nokta, s. 288.)   

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2023 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.198 sn. deSen
↑ Yukarı