5 Saban 1441
29 Mart 2020
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Şüphesiz biz, kâfirler için zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.) Onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyyen azab göreceklerdir. İşte küfrün cezası, böyle ebedi Cehennem’dir ve bu ceza, ayn-ı adalettir.
(İnsan, 76/4)
Hadîs-i Şeriflerden
Birbirinize kin tutmayınız, birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize sırt çevirip alakanızı kesmeyiniz. Ey Ellah'ın kulları kardeş olunuz.
(Buhari, Edeb, 57; Müslim, Birr, 23)
Dualardan
Ya İlâhî! Bizleri, analarımızı, babalarımızı, meşayih ve üstadlarımızı, sevdiklerimizi, akraba ve taallukatlarımızı, komşularımızı, bütün din kardeşlerimizi, bize iyilik edenleri, hayr dua edenleri ve bizden hayr dua isteyenleri ve bizde hakları olanları ve bütün Ümmet-i Muhammedi (asm) mağfiret buyur.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır.
Sözler

CORONAVİRÜS, TEKVÎNÎ BİR ÂYET-İ İLÂHİYYEDİR. DİKKATLİ OKUNMALI!

25.03.2020

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلاَةُ

وَ السَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

 

Cenâb-ı Hak, Sebe’ Sûresi’nin 3. âyet-i kerîmesinde şöyle fermân buyuruyor:

وَقَالَ الَّذيِنَ كَفَرُوا لاَ تَاْتيِنَا السَّاعَةُ قُلْ بَلىَ وَرَبِّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لاَيَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ

وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ اَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلاَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

“Kâfirler dediler ki: ‘Kıyâmet bize gelmez.’ Sen, onlara cevâben de ki: ‘Evet, kıyâmet, size mutlakà gelecektir. Yine gaybı bilen Rabbime yemîn ederim ki; elbette kıyâmet, size gelecektir. Semâvât ve Arz’da zerre mikdârı bir şey, O’nun ilminden gizli kalmaz. Zerreden daha küçük ve zerreden daha büyük hiçbir şey yoktur ki,) vücûd ve mâhiyetiyle, şekil ve sûretiyle, sıfat ve şuûnâtıyla (Kitâb-ı Mübîn’de) Levh-i Mahfûz’da (bulunmasın.)’”[1]

Kâinatın cümlesi, ilm-i İlâhî’nin ihâtası altındadır. Âlemde bulunan en küçük cüz’e, zerre denir. Ezelden ebede, zerreden Arş’a kadar kâinâttaki her şeyin ilmî program ve kánûnları, İmâm-ı Mübîn’de; fizîkî şekil ve kuvveleri ise, Kitâb-ı Mübîn’de yazılmıştır. Yevmî, senevî, asrî ve dehrî olarak herhangi bir mevcûdun her sâniye, her dakíka ve her sâatte değişen ilmî programlarını ve fizîkî şekillerini, İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’de kayd ve zabt altına alan; bâhusus cüz’î-küllî, küçük-büyük cümle ef’âl, akvâl ve ahvâlimizi kaydeden bir Zât, elbette kıyâmeti getirecek; herkesi hesâba tâbi’ tutacak ve şâyeste mükâfat ve mücâzatta bulunacaktır. Demek âlemdeki bu zabt u rabt, boşuna değildir.

Şu an Dünyâ’da Coronavirüs adında küçücük cânlı bir hayvân, bir mikrop, bir zerre herkesi dehşete düşürüyor, korkutup titretiyor, insânlık âlemini tehdîd ediyor. Cenâb-ı Mevlâ, daha âlem yaratılmadan evvel bu Coronavirüs mikrobunun ortaya çıkacağını ezelî ve ebedî ilmiyle bilmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. O Zât-ı Gaybî, ezelî ve ebedî ilminde kayıtlı olan bu mikrobu, imtihân ve ibtilâ’ için bugün insânlar arasına attı. Bu virüs, âyet-i İlâhiyye’dir. Biz, mü’miniz. Kesin olarak inanırız ki, Ellâh’ın emri ve izni olmadan, ilm-i İlâhî ve kudret-i Rabbaniye taalluk etmeden hiçbir şey vücûda gelemez, hareket edemez. Bu âyeti gören mü’minler, şöyle dediler: “Âmennâ billâh. Bu virüs, âyet-i İlâhiyye’dir. Ellâhu Teâlân’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine şehâdet, ef’âl, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyesine delâlet eder. Ellâh’ın emri ve izni olmadan, ilm-i İlâhî ve kudret-i Rabbanî taalluk etmeden hiçbir şey, bahusus bu virüs vücûda gelemez, hareket edemez, zarar veremez.” Bir kısım insânlar ise, bu âyet-i İlâhiyeyi göremedi; te’sîri, esbâba verdi. Her türlü ef’al, akvâl ve ahvâlimiz kaydedildiği ve ona göre mükâfat ve mücazat göreceğimiz için bu Coronavirüs mikrobunun Ellâh’ın emri ve ilmi dâhilinde hareket ettiğine inanan mü’minler, elbette mükâfat görecekler; buna inanmayıp esbâba te’sîr verenler de elbette ceza çekeceklerdir.

Âlemde ve insânda nâfi’ ve muzır, ya’nî faydalı ve zararlı iki tür zerre, mikrop çalışmaktadır. Nasıl ki şu âlemde melekler ve şeytanlar, devâmlı muhârebe hâlindedirler. Semâya çıkmaya çalışan şeytânların melekler tarafından recm olunması, bunun şâhid ve delîlidir. Kezâ insânlar arasında Hazret-i Âdem’den şimdiye kadar iyiler ve kötüler devâmlı birbirleriyle mücâdele etmişler, ehl-i iman ve küfür devamlı bir surette birbirleriyle muhârebe ve cihâd etmişlerdir. Nev-i beşer arasında teklîfî olarak bu mücâdele ve muhârebe devam ettiği gibi; âlemde tekvînî olarak da geceler ve gündüzler, kışlar ve yazlar, nâr ve nûr, ziyâ ve zulmet, harâret ve burûdet devâmlı mücâdele hâlindedirler. Bu cihette dünyâ, Cennet ve Cehennem’in nümûnesidir; zıdların cevelângâhıdır. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalâlet, nûr-nâr, iman-küfür, taat-isyan, hülasa tekvînî ve teklîfî olarak bütün zıdlar, bu âlemde dâimâ mücâdele ve muhârebe hâlindedirler. Netîcede, güzel ve menfaatli şeyler, hayır, ziyâ ve nûr, iman ve taat sâhibleri Cennet’e; çirkin ve zararlı şeyler, şer, zulmet ve nâr, küfür ve isyân sâhibleri de Cehennem’e gidecektir.

Vücûd-u insânî içerisinde de zararlı ve menfaatli iki kısım mikrop vardır ve bunlar arasında da devamlı bir sûrette bir mücâdele ve muhârebe mevcûddur. Evet, insân vücûdunda bulunan ba’zı mikroplar menfaatli olduğu gibi; ba’zı mikroplar da muzırdır, vücûda zarar verir. İnsânın damarlarında bulunan kan içerisinde hadsiz zararlı ve faydalı canlılar mevcûddur ve bunlar, devâmlı mücâdele hâlindedirler. Nasıl ki tekvînî olarak gece-gündüz, kış-yaz mücâdele ediyorlar. Keza teklîfî olarak peygamberler ve onlara tabi olan ehl-i iman ve taat ile ehl-i şirk ve küfür devâmlı harb etmişlerdir. Aynen öyle de insân vücûdunda faydalı ve zararlı cânlılar, devâmlı harb hâlindedirler.

Ey insan! Bâhusus ey ehl-i îmân! İ’tikâden, âlemde ve vücûdunda meydana gelen tekvînî harbi, nihayetsiz ilim ve hikmet, adâlet ve kudret sâhibi olan Ellâh’a vermek mecburiyetinde olduğun gibi; ehl-i îman ve ehl-i şirk arasında cereyan eden teklîfî harbi de Ellâh’a vermek mecburiyetindesin. Evet, Âdem (as) zamanından şimdiye kadar belki kıyâmete kadar iyiler ve kötüler, menfaatli ehl-i îman ve muzır ehl-i şirk devâmlı bir surette mücâdele ve muhârebe etmişler ve edeceklerdir. Cihâd-ı dînî kıyâmete kadar devâm eder. Böyle inanmakla mükellefiz. Bununla beraber cihad vazîfesini icrâ etmek, devletlerin vazîfesidir.

İnsân vücûduna giren bir vürüs, hurdebînî bir mikrop, yedi sıfât-ı İlâhiyye olan hayât, ilim, irâde, sem’, basar, kelâm ve kudretin âyînesidir. Üstâd Bediuzzamân (ra) Hazretleri’nin ifâdesiyle, “Gözle görülmeyen o hurdebinî hayvânın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gâyet hâssas ve keskin hisleri vardır.”[2] İnsân vücûduna girmiş olan o hurdebînî mikrop, faydalı olsun zararlı olsun yedi sıfât-ı İlâhiyyenin âyînesi olarak iş görür. Hem hayât sıfâtına mazhardır, cânlıdır. Hem kudret sıfâtına mazhardır, gücü var. Hem ilim sıfâtına mazhardır, bir program dâhilinde çalışır, emirsiz hareket etmez. Hem irâde sıfâtına mazhardır. Zâhiren irâdesiz gibi görünür, fakat bir irâde dâhilinde hareket eder, tercîh sâhibidir. Hem sem’ sıfâtına mazhardır, arkadaşının sesini işitir. Hem basar sıfâtına mazhardır, arkadaşlarının hareketini görür. Bilfiil gözlerinin ve kulaklarının olması şart değildir. Çünkü o mikrop, görür ve duyar gibi hareket eder. Hem kelâm sıfâtına mazhardır, arkadaşlarıyla konuşur.

Vücûdumuzda hareket eden tüm zerrelerde ve şu an âlemde cereyân eden Coronavirüste bu yedi sıfât tecellî hâlindedir. Tüm cânlı mevcûdâtta bu yedi sıfât vardır. Ya bu sıfatları, o cânlının kendisine vereceksin. Bu takdîrde bütün dünyâ idâresini o mikroba vermek zorunda kalırsın ki, bu muhâldir, mümkün değildir. Çünkü o mikrobun vücudu ve hareket edebilmesi için, o vücudda bulunan kana, hücreye, aza-yı insâniyeye, bütün bedene ve onların hareketine ihtiyaç vardır. Bütün vücûdu idâre edemeyen, o mikrobu idâre edemez. Bütün vücûdun idâre ve tedbîri ise, gece ve gündüzün, kış ve yazın, dört unsurun, Güneş, Ay ve yıldızların,  semavat ve Arz’ın, koca kâinatın hareketine bağlıdır. Bu da gösterir ki; şu koca kâinatı kabza-i tasarrufunda tutamayan, insânı idâre edemez. İnsânı idâre edemeyen, vücud-u insânîdeki zerreyi idâre edemez. Öyleyse kâinat kimin ise, o mikrop ve o cânlı da O’nundur. Seyyarâtı, yedi sıfata ayine olan Güneş’in etrâfında çeviren nihayetsiz ilim ve kudret, elbette şu cânlı üzerinde dahî yedi sıfâtıyla tecellî eder ve o cânlıyı hareket ettirir. Zira kanun birdir. Öyleyse o cânlı üzerinde görülen yedi sıfât, onun değildir. O halde “Ya Rab! Hayy, Sensin. Alîm, Sensin. Mürîd, Sensin. Kadîr, Sensin. Basîr, Sensin. Semî’, Sensin. Mütekellim, Sensin. Senden başka hak ma’bud yoktur.” diyerek tevhîde girelim. Bütün bu yedi sıfâtı, o mevcûddan selb edelim. Üstad Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, İşârâtu’l-İ’câz adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlahiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise, esbab-ı tabiiye değildir. Çünki o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcud olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaîyi bile utandırıyor.”[3]

Sözler adlı eserde ise şöyle buyruluyor:

“Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ taun ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm'in elindedirler. O Hakîm'dir, abes iş yapmaz. Rahîm'dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var.”[4]

Ef’al-i İlâhiyyenin menbâı, esma-i İlahiyye; esma-i İlâhiyye’nin menbaı da yedi sıfât-ı İlahiyyedir. Yedi sıfât-ı İlâhiyeye mazhar olan bu mevcûdât, birdenbire Muhyî ve Mümît isimlerine âyîne olarak iki kısma ayrılırlar:

Birinci Kısım: Menfaatli mevcûdâttır. Bunlar, Muhyî ismine âyinedirler.

İkinci Kısım: Muzır mevcûdâttır ki; bunlar da Mümît ismine âyînedirler.

Kânûn-u Rabbânî ve âdetullâh gereği Muhyî ve Mümît isimlerine âyine olan mevcûdât arasında, bâhusus âlemin küçük bir numûnesi ve fihristesi olan insân vücudundaki zerrat arasında devâmlı bir surette müdhiş bir harb vardır. Eğer bu harbde yedi sıfâta mazhar ve Muhyî ismine ayine olan zerreler tâifesi gâlib olursa, o insân, hayâtına devâm eder. Eğer yedi sıfâta mazhar ve Mümît ismine âyine olan zerreler tâifesi gâlib olursa, o insân ölür.

Ellâh (cc), lâ zamânî, lâ mekânî ve lâ keyfî bir sûrette Zât’ıyla bu âlemde tecellî eder. Bu tecelliye mazhar olanlardan biri de o mikroptur, coronavirüs denilen o cânlı mahlûktur. Cenâb-ı Mevlâ, daha sonra o mikrobu yedi sıfatına mazhar eder. Yedi sıfâttan sonra esmâ-i İlâhiyye tecelli eder. Esmânın tecellîsinden sonra da ihyâ ve imâte fiilleri tezâhür eder.

İnsân vücûdunda devâmlı bir sûrette harb vardır. Fâideli tâife gâlib olursa; vücûd, hayâtiyyetini devâm ettirir. Muzır tâife gâlib olursa; insân, ölür. Bunlar, hep tecelliyyât-ı İlâhiyyedir. Şu âlemde hiçbir şey kendi irâdesiyle hareket etmiyor. Her şey, mutlak bir irâdenin tasarrufu ve hâkimiyyeti altında hareket ediyor. Dünyâ, ibtilâ’ yeridir, imtihân meydanıdır. Gece ve gündüzün inkılabında, kış ve yazın tebeddülünde, peygamberler ile kâfirlerin harbinde, şeytânlarla meleklerin mücâdelesinde cârî olan kânun, aynı şekilde insân vücûdunda dahî cereyân eder. Şu an dünyâyı tehdîd eden Coronavirüs, aynı kânûnla hareket etmektedir. Ezelde İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübîn’de ne yazılmışsa, vücuda gelecek ve vücuddan gidecek mevcûdâtın günü, sâati bellidir. Tüm insanlık âlemini tehdîd eden ve vezifedar bir memur olan bu hastalık da Levh-i Mahfûz’da tayin edilen zamana kadar vücûdunu devam ettirir, vazifesini eda ettikten sonra, devâm etmez, gider. Her şeyin bir eceli olduğu gibi onun da bir eceli vardır. Ecel, mukadderdir; tebeddül ve tegayyür etmez. Bu, Hâkim isminin muktezasıdır; kudret-i Rabbâniyyenin tezâhürüdür.

Demek bütün kâinâtın ihyâ ve imâtesi, vücûda gelip vücûddan gitmesi, yedi sıfât sâhibi olan Ellâh’ın ef’al, esmâ ve sıfâtının tecellisiyledir. Biz, “Ya Muhyî!” deyip O Zât-ı Akdes’ten meded isteyelim. Mümît isminin tecellisiyle hareket eden o Coronavirüs zerrâtına karşı, Resûl-i Ekrem (asm)’ın ma’nevî emriyle ve İmâm-ı Ali’nin sarih ifâdesiyle bizlere talim olunan sekîne duâsı tarzında gelecek âyet-i kerimeyi okuyalım:

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ

“Îmân ile hayat bulan kimse, şirk ve küfür ile ölü olan kimse gibi midir?” (Mü’min, imanı sebebiyle ma’nen diridir. Kâfir ve müşrik ise, küfür ve şirk sebebiyle ma’nen ölüdür. Diri ile ölü bir olmadığı gibi; mü’min ile kâfir ve müşrik de bir olmaz.)”[5]

Bu duâya devâm ettiğimiz takdirde Kur’ân, Ellâh’ın izniyle bir mu’cize gibi o muzır mikroba te’sîr eder; âyetin mu’cizesi olarak onun, Mümit ismine olan mazhariyetini kırar ve o muzır mikrop, Muhyi isminin mazhariyetine inkılâb eder. Biz, âyetin i’câzına dayanalım. Âyetin i’câzı, nâfi’ olan canlılara mu’cize-i Kur’âniye ile kuvvet verir; Mümit ismine mazhar olan o mikrobu mağlub eder, onu Muhyi ismine mazhar ederek vücûd-u insâniyi kurtarır.  

Üstâd Bediuzzamân (ra) Hazretleri, her gün, bir meclisinde 19 ayeti, sekine tarzında okuduğu gibi; diğer bir meclisinde de 71 âyeti sekine tarzında okuyordu. Sekine şeklinde okuduğu âyetlerden birisi de اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ âyetidir.

Duâ bizden, icâbet Ellâh’tandır.

اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبَرَصِ وَالْجُنُونِ وَ الْجُذَامِ وَمِنْ سَيِّئِ الْاَسْقَامِ

Meâli: “Ellah’ım! Alaca hastalığından, delilikten, cüzâm hastalığından ve her türlü kötü hastalıktan sana sığınırım.”[6]

Duâ ve niyâz ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ ile beraber Devletin almış olduğu tedbirlere ve sair tıbbî tedbirlere de riâyet edin!

Not: Bazı ulemâ, sıfât-ı İlâhiyeye “tekvin” sıfatını ilâve ederek sıfât-ı subûtiyeyi, sekiz olarak kabul etmişlerdir. Sıfat-ı subûtiyeyi yedi olarak kabul eden ulemâ, tekvin sıfâtını, kudret sıfatı içinde dâhil etmişlerdir.

 


[1] Sebe’ 34:3.

[2] Sözler, 29. Söz, 1. Maksad, 1. Esas, s. 509.

[3] İşârâtu’l-İ’câz, s. 87.

[4] Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Noktanın 2. Mebhası, s. 636.

[5] En’am 6:122

[6] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât, 367; Sünen-i Nesâî, İstiâze, 36; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 192/3.

 

Bu yazi 6863 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2019 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.012 sn.
↑ Yukarı