14 Zilkade 1440
17 Temmuz 2019
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ey insanlar! Bilin ki; (göklerde ve yerde ne varsa hepsi Ellah'ındır. Şüphe yok ki, Ellah Ganî’dir, Hamid’dir.) Bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her hamd ve senaya lâyık olan da yalnız O'dur.
(Lokman, 31/26)
Hadîs-i Şeriflerden
Ahirete göre dünyanın değeri, ancak sizden birinin parmağını denize daldırmasına benzer. Parmağıyla denizden aldığı suyu göz önüne getirip bir baksın. (Yok denecek kadar az.)
(Müslim, cennet 55)
Dualardan
Ey kerem ve atâsı bol, afv ve mağfiretin sultânı Rabbimiz! Hakkımızda lütûf buyurduğun ni'metlerini saymakdan ve şükründen âciziz.وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ fermânıyla işâret buyurduğun şâkirler zümresine bizleri de idhâl eyle.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zât, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz.
Şuâlar

İNSÂN, FATİHA VE NAMÂZ

14.06.2019

#HaftanınHutbesi

 

إِيَّاكَ نَعْـبُدُ وإِيَّاكَ نَسْـتَع۪ينُ

 

Aziz Kardeşlerim!

İnsan, bütün kâinâtın bir misâl-i musağğarı olduğundan namazda bütün âlemi temsîl etmektedir. Çünkü ezelden ebede, zerreden Arş’a kadar âlemde ne varsa, hepsi insânda maddeten toplanmıştır. Hem bin bir ism-i İlâhî’nin tecelliyâtı da insânda temerküz etmektedir. Şöyle ki:

Kâinâtta bulunan dört unsur, yâni “toprak, su, harâret ve  hava” unsurlarının her biri, bir mîzân ve intizâmla insânda derc edildiği gibi, on sekiz bin âlemin her birinden birer nümûne de insâna verilmiştir. Meselâ Âlem-i Ervâh’dan “rûh”, Âlem-i Misâl’den “hayâl”, Levh-i Mahfûz’dan “hâfıza”, Arş’ın nümûnesi olarak “kalb”, Kürsî’nin nümûnesi olarak “akıl”, Güneş’in nümûnesi olarak “göz”, seslere karşı “kulak”, kokulara karşı “burun”, orman ve otların nümûnesi olarak “kıllar”, nehir ve derelerin nümûnesi olarak “kan damarları”, dağ ve tepelerin nümûnesi olarak vücûddaki “girinti ve çıkıntılı a’zâlar” ve hâkezâ…

Hem bütün bu nümûneler vâsıtasıyla o âlemlere açılan bir pencere, bir anahtar insâna verilmiştir ki, insân bütün bu âlemlerdeki hadsiz tecelliyât-ı İlâhiyyeyi o pencerelerden seyretmekte ve o cihâzât vâsıtasıyla bu âlemlerdeki hadsiz envâ-ı ni’metleri tatmaktadır.

İşte Sâni’-ı Zülcelâl, insânı bu şekilde Ehâdiyyet ve Samediyyetine bir âyine-i câmia hükmüne getirmiştir.

Kâinâtın küçültülmüş bir misâli, hılkat ağacının en câmi’ bir meyvesi, mevcûdâtın bir vekîl-i umûmîsi, esmâ-i İlâhiyyenin en câmi’ âyinesi ve tecelliyât-ı zâtiyyeye mazhar olan şu insân, “Ellâh’u Ekber” diyerek namaza girdiğinde, bütün âlem ma’nen onunla berâber namaza durmaktadır. Nitekim Fâtihâ-i Şerîfe’de إِيَّاكَ نَعْـبُدُ وإِيَّاكَ نَسْـتَع۪ينُ  “Biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım isteriz”[1] âyetinde “biz” ile ifâde edilen cemâat ma’nâsı da bu hakìkati beyân etmektedir.

İşte kâinâtın hulâsâsı olan insân, bütün envâ-ı ibâdâtın bir fihtistesi ve cümle mevcûdâtın tarz-ı ibâdetlerinin bir halîtası olan namaza durduğunda, bütün kâinâtı ma’nen arkasına alarak, Fâtihâ-i Şerîfe’yi okumaktadır. Fâtihâ ise bütün Kur’ân-ı Hakîm’in bir hulâsâsıdır. Kur’ân ise semâvî kitâbların hulâsâsı ve وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلاَّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ “Yaş ve kuru her şey kitâb-ı Mübîn olan Kur’ân-ı Hakîm’de vardır”[2] âyetinin ifâdesiyle geçmişten geleceğe, zerreden Arş’a kadar bütün kâinât kitâbının hulâsâsı ve müfessiridir. Zîrâ bir kavle göre âyet-i kerîmede geçen “Kitâb-ı Mübîn”den murâd “Kur’ân-ı Hakîm”dir.

Demek bin bir ism-i İlâhî’nin a’zamlık mertebede tecellîsine mazhar olan insân, namaz vâsıtasıyla münkeşif  bir âyine olur. Ve şu küçücük insân, bu mâhiyyetteki bir namazı kılmakla ahsen-i takvîm sırrını gösterir. Ve bu namazı terk etmekle de, ezelden ebede kadar bütün kâinâtın hukùkuna tecâvüz, bütün esmâ-i İlâhiyyeyi tezyîf ve bütün vahdâniyyet şâhidlerini tekzîb etmiş olur. Hem insâniyyeti, a’lâ-yı illiyyîn makàmından, en süflî hayvâniyyet makàmına tenzîl etmekle hikmet-i İlâhiyyeye zulmeder.

وَ مَاخَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ  “İns ve cinni yalnız Bana ibâdet etsinler diye halk ettim.”[3] âyetinin nâssıyla hılkat-i insâniyyenin yegâne gàyesi ibâdettir. İbâdetin bütün envâı ise namazda cem’ olmuştur. Namazın her bir ezkâr ve harekâtı ise insânın vezâif-i ubûdiyyetine ve ind-i İlâhîdeki makàmâtına işâret etmektedir. Öyle ise namaz vâsıtasıyla bu vezâif-i ubûdiyyet îfâ edilebilir ve o makàmât-ı ma’neviyye kazanılabilir.[4]

 

 


[1] Fâtihâ, 1:5.

[2] En’âm, 6:59.

[3] Zâriyât, 51:56.

[4] Semendel Yayınlarından “11. Söz ve Şerhi” adlı eserden alınmıştır.

 

Bu yazi 324 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2019 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.017 sn.
↑ Yukarı