1 Muharrem 1439
22 Eylül 2017
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Şüphesiz o kimseler ki: imân ettiler) Hz. Muhammed (asm)’a indirilen ahkam-ı İlahiyenin tümünü kalb ile tasdik, dil ile ikrar ettiler ve o ahkamın icra ve tatbikine tarafdar oldular (ve sâlih amellerde bulundular.) Evamir-i İlahiyeye itaat, nevahi-i İlahiyeden içtinab ettiler. (İşte yaratılmışların en hayırlısı onlardır.)
(Beyyine, 98/7)
Hadîs-i Şeriflerden
Bir kimsede bu üç haslet bulunursa, imanın tadını tadar. Ellah ve Resulünü herkesten fazla sevmek, sevdiğini Ellah için sevmek, Ellah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi istememek, tehlikeli görmek.
(Buhari, İman 9; Müslim, İman 67)
Dualardan
Yâ Erhame’r-Râhimîn! Af edicisin, afvı seversin. Hepimizin geçmiş büyük ve küçük bütün günâhlarımızı mağfiret eyle. Kötülüklerimizi, يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyle.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.
Sözler

Şerhler Hakkında Bazı Beyanat

09.06.2014

Bu yazımız üç ana bölümden müteşekkildir:

Birinci Bölüm: Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin yaptığımız şerhler ve te’lif ettiğimiz eserler hakkında bazı beyanatı

İkinci Bölüm: Hacı Hulusi Bey'in yaptığımız şerhler ve te’lif ettiğimiz eserler hakkında bazı beyanatı

Üçüncü Bölüm: Şerh ve izah, te’lif ve tekmil, tefsir ve beyan hakkında Molla Muhammed DOĞAN Hocamızın beyanatı

BİRİNCİ BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN YAPTIĞIMIZ ŞERHLER VE TE’LİF ETTİĞİMİZ ESERLER HAKKINDA BAZI BEYANATI

“Aziz, Sıddık Kardeşlerim!

Onuncu Şua namında, yazdığınız Fihriste'nin İkinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümid verdi ki: Risale-i Nur benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir bîçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said'leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur'un tekmil ve izahı ve haşiyelerle beyanı ve isbatı size tevdi' edilmiş tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki; bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.

Evet Risale-i Nur size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur'an kelâmullah olduğuna ve i'cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem'edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci mektubları te'lif ile ve Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.”

(Kastamonu Lahikası 56)

***

“Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır; bizler, taksimü’l-a'mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..”

(Mektubat 426)

***

“YİRMİBEŞİNCİ MEKTUB: Sure-i Yâsin'in yirmi beş âyetine dair “Yirmibeş Nükte” olmak üzere rahmet-i İlahiyeden istenilmiş; fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.”

(Mektubat 503-504)

***

“Belki inşâallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sure-i Rahman'ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.”

(Şualar 338)

***

“Nur'un te'lif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından, bu On beşinci Rica, ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem'asının tekmiline -te'lifine- me'haz olmak üzere yazıldı.”

(Lem'alar 258)

***

ONDÖRDÜNCÜ MEKTUB: Te'lif edilmemiştir.

(Mektubat 490)

***

“İHTAR: Âyet-i Hasbiye-i Nuriyenin meratibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazı esbaba binaen şimdilik üç mertebe te'hir edildi.”

(Şualar 81)

***

“On sekizinci Söz

(Bu Sözün İki Makamı Var. İkinci Makamı Daha Yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.)”

(Sözler 230)

***

“Bu İşârâtü’l-İ’caz’ı, bir defa daha aynı tarzda ve kerametli kıt’ada tab’ etmek ve Arabistan, Pakistan gibi yerlere gitmek münasib görüldü. Fakat Eski Said’in, îcazdaki i’câzı beyan ettiği en ince münâsebât-ı belağatı beyanı içinde, gayet ince ve kısa i’cazlı cümleleri bir derece izah veya Türkçe tercüme etmek lazım geliyor.

Eski kuvvet ve iktidarım kalmadığı için yalnız kendi başıma yapamayacağım. İnşâellah yakın bir zamanda, Arabî bilen Nur kahramanlarından üç-dört talebe, eski zamandaki Said’in talebeleri gibi yanıma gelip, eski medresede gibi bir ders verip, onlar da o ders içinde kısmen tercüme, kısmen izah suretinde yazılmasını rahmet ve tevfîk-i İlahi’den niyaz ediyoruz. Arabî’sini İstanbul tab’ edecek ve yazacağımız tercüme ve izahı, Medresetü’z-Zehra erkânları yazacaklar, inşâellah.”

(Tahşiye Yayınları 27. Mektub Bir Kısım 23)

***

“Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi mâniler olmasaydı, tefsirin şu birinci cildi, i'caz vücuhundan olan i'caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi, diğer cüzler ve mektublar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'a güzel bir tefsir-i câmi' olurdu. Belki inşâallah, şu cüz'-i tefsir ve altmış altı aded, belki yüz otuz aded "Sözler" ve "Mektubat" Risaleleriyle beraber me'haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur'anî yazsın, inşâallah...”

(İşaratu’l-İ'caz 5)

***

“İfadetü’l-Meram

Kur'an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev'-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A'lâdan irad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi'dir.

Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'an-ı Azîmüşşan'a tefsir olamaz. Çünki Kur'anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur'aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.

Binaenaleyh Kur'anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.

Evet Kur'an-ı Azîmüşşan'ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur'anı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünki "Cüzde bulunmayan, küllde bulunur" kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kabl-el vuku' kabilinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. "Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir" kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur'anın bazı hakikatlarıyla, nazmındaki i'cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumî'nin patlamasıyla Erzurum'un Pasinler'in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitabların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt-ı harbde büyük bir ihlas ile, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir, çünki o zamandaki ihlas ve hulûsu şimdi bulamıyorum.

Maahâza kaleme aldığım şu İşarat-ül İ'caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.

Said Nursî

(İşaratu’l-İ’caz 8-9)

***

İKİNCİ BÖLÜM

HACI HULUSİ BEY’İN YAPTIĞIMIZ ŞERHLER VE TE’LİF ETTİĞİMİZ ESERLER HAKKINDA BAZI BEYANATI

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ


Sual: Risale-i Nur’un şerh ve izahı nasıl olmalıdır?

Elcevab: Bunun da ortası şudur: Aynen metnini almak, altına da izah etmek. Şahsî kanaatim şudur ki; ……. deyip başlamak ve delilim de şu, şu, şu Risale’lerdeki şu kısımlardır, denirse niza’ olmaz.

Sual: “Nur’un te’lif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından, bu On Beşinci Rica, ileride bir nurcu tarafından İhtiyarlar Lem’ası’nın tekmiline –te’lifine- me’haz olmak üzere yazıldı.” cümlesinin izahı.

Cevab: Risâle-i Nûr’da eksik kalan yerler, ileride bir Nurcu tarafından te’lîf edilecektir. Te’lîf edecek Zât, Üstâd gibi meşakkatlere ma’rûz kalacağı gibi; ilhâma da mazhar olması gerekir ki, te’lîf edebilsin. Eddâî’de, Üstâd buna işâret etmiştir kanâatimce. Hakìkaten Risâle-i Nûr’da te’lîf edilecek yerler vardır. Bunlar, Üstâd’ın sağlığında te’lîf edilmedi. Hikmetini bilmiyorum. Fakat bunlar, bugün bize ihtâr ediyor ki; hâdiseler karşısında müteessir olmamak lâzım. Risâle-i Nûr’un hizmeti bitmedi. Bunlar bize istikbâle ümîdle baktırıyor.

Sual: “(Ümidim) Yakînim var ki: İstikbâl semâvâtı ve zemîn-i Asya

Bâhem olur teslîm, yed-i beyzâ-i İslâm’a.
Zîrâ yemîn, yümn-ü îmândır,
Verir, emn ü emân ile enâma…”1

Bundan murâd nedir?

Cevab: Bu sualiniz, ye’se düşmemek ve istikbale ümitle bakan ve baktıran bir hakikatı gösteriyor. Vazife hizmettir. Neticeye ulaşmak, Ellah’ın rahmetine ve hikmetine aitdir. Vesselam.

Suâl: Yed-i Beyzâ, Kur’ân’da büyük bir yer işgàl etmesinin hikmeti ve âdetâ bu kâinât ve insânın yaratılışındaki gàye, onunla tezâhür ediyor gibi bir ehemmiyet verilmesinin sırrı nedir?

Cevâb: Yed-i Beyzâ’dan murâd, Kur’ân’ın nûrudur ki; mü’minlere sebeb-i hidâyet, şifâ ve rahmet olmuştur. Her yüz yıl başında bir müceddidin, ehl-i îmânın îmânlarını tecdîd için ba’s olunmalarındaki hikmetle, o asrın iktizâsına göre perdelenmiş Yed-i Beyzâ-i Kur’ânî’yi görünür ve ittibâ’ edilir hâle getirmektir.

اَلْبَاق۪ي اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ
Muhibb-i Muhlisiniz

***

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ŞERH VE İZAH, TE’LİF VE TEKMİL, TEFSİR VE BEYAN HAKKINDA MOLLA MUHAMMED DOĞAN HOCAMIZIN BEYANATI

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz Kardeşlerim!

Evvela: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri, mezkûr ifadelerinde, sarih bir şekilde Risale-i Nur’un şerh ve izah edileceğini beyan buyurmuş; “Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.” ifadesiyle de “şerh ve izah”ın, Risale-i Nur şakirdlerinin vazifesi olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla, “Risale-i Nur’da şerh ve izah yoktur.” demek, hilaf-ı hakikattır.

Risale-i Nur’un şerh ve izahı gereklidir. Çünkü Risale-i Nur’da pek çok ulum-u muhtelife mevcuddur. Sarf, Nahv, Bedi’, Beyan, Meani, Lugat-ı Arab, Mantık, Usul-i Kelam, Usul-i Fıkıh, Usul-i Tefsir, Tasavvuf gibi ilimlerden haberi olmayan, bu uluma aid mustelahatı bilmeyen kimseler, Risale-i Nur’da, bahusus Lahikalarda geçen bazı cümlelere yanlış mana verebilirler. Şerhler, bu nevi yanlışlara sed çeker. Hem şerh ve izah vasıtasıyla Risale-i Nur daha rahat anlaşılacaktır. İşte yanlışlara yol vermemek ve Risale-i Nur’un daha rahat anlaşılmasını te’min etmek için, Risale-i Nur’un şerh ve izahına ihtiyaç vardır.

Risale-i Nur, müstakil bir eser değildir. Bu asırda Kur’an’ın i’cazlı ve bürhanlı bir tefsiridir. Hacı Hulusi Bey’den rivayet edildiğine göre Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bakarım bir mes'ele-i îmâniyye kalbe gelse, iki yüz âyet birden imdâda geliyor. Yâni gönderiliyor.”

Demek her bir mes’ele-i imaniye, en az iki yüz ayet-i kerimenin menbaından akıp gelmiştir. Üstad Bediüzzaman (ra) Hazret’leri, zaman ve zemin müsaid olmadığı için her bir mes’elenin hangi ayet-i kerimelerden akıp geldiğini beyan etmemiştir. İşte bizler, şerh ve izahını yaptığımız eserlerde zikredilen mesail-i imaniyenin hangi ayet-i kerimelerin menbaından süzülüp geldiğini beyan etmek suretiyle okuyucuların nazarlarını Kur’an’a çevirmeye çalıştık. Risale-i Nur’u müstakil bir eser olmaktan kurtardık. Zira bütün eserler, Kur'an'a hâdim, âyine ve dellal olmalı, perde, vekil ve gölge olmamalıdır. O eserlere ma’nâ-yı ismiyle, yâni müstakil birer eser nazarıyla bakmak hatâdır. Belki onlara, ma’nâ-yı harfiyle, yâni Kur’ân’ın ma’nâsını beyân eden birer âyine ve dellâl nazarıyla bakmalı ve o kitâbların müelliflerinin, o ma’nâları hangi âyet-i kerimelerden çıkardıklarına nazar etmeli; o eseri o ayet-i kerimelerin tefsiri niyetiyle okumalı; böylece me’hazdeki kudsiyyeti anlamalıdır. Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Bir adam İbn-i Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'anı anlamak ve Kur'anın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil.” (Sünuhat-Tuluat-İşarat 32)

Risâle-i Nûr eserleri de hakáik-ı îmâniyye ve esasat-ı İslâmiyyeyi beyan ve isbat noktasında Kur’ân’ın hadimi, âyinesi ve dellâlıdır. Ona müstakil bir eser nazarıyla bakmak hatâdır. İşte bizler, böyle bir hatayı telafi etmek maksadıyla Risale-i Nur’u şerh ve izah etmeye teşebbüs ettik.

Risale-i Nur, şahsî ilham mahsulü değildir. Belki vahyin feyzinden gelen ilham cinsidir, Kur’an’dan mülhem edviyelerdir.

Evet, Risale-i Nur’daki ekser hakaik, ayat-ı Kur’aniyyeden mülhem ve ilhamat-ı Kur’aniyyeden muktebes olarak Müellif-i Muhterem’in kalbine tulu’ etmiş, O da bu hakaika ve esrara tercüman olmuştur. Tabir-i diğerle, Risale-i Nur’un menbaı ve me’hazı Kur’an’dır. Velayet-i suğradan gelen ilhamat değil; velayet-i kübra denilen sırr-ı veraset-i nübuvvet menbaından akıp gelen ilhamattır. Müellif (ra) doğrudan doğruya sırr-ı verasete ve külli ve şümullü ilhama mazhar olarak bu eserleri te’lif etmiştir. Üstad Bediüzzaman (ra) şöyle buyurmuştur:

“Risalet-ün Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.” (Şualar 711)

وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ Şu âyet-i azîme sarîhan asr-ı saadette nüzul-ü Kur'ana baktığı gibi, sair asırlara dahi mana-yı işarîsiyle bakar. Ve Kur'anın semasından ilhamî bir surette gelen şifadar nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb olan Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Risaletü’n-Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî derdlerime şifa olduğu gibi, Resaili’n-Nur şakirdleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resaili’n-Nur bu âyetin bir mana-yı işarîsinde dâhildir.” (Şualar 706)

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarih bir mânası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğu gibi.. mâna-yı işârîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübîn'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i mâneviyesinden feyz ve ilham tarikıyle onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzûl ediyor diyerek şu asırda bir şâkirdini ve bir lem'asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi 94-95)

“Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün-Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'ân'ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünühat ve istihracat-ı Kur'âniyedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi 97)

Risale-i Nur’un şerh ve izahını yaparken kitabın hacmi büyük olmasın diye o eserde beyan edilen hakaikin akıp geldiği ayet-i kerimelerden nümune olarak bir kısmını zikrettik. Bir kısmının da sadece ayet numaralarını vermekle iktifa ettik. Siz okuyucularımız, zikredilen ayetleri me’haz alarak, bu manadaki diğer ayetleri bulup o mes’eleyi daha iyi anlayabilmeniz için size bir pencere açtık.

Risale-i Nur, müstakil bir eser değildir. Bu asırda Kur’an’ın i’cazlı ve bürhanlı bir tefsiridir. Hacı Hulusi Bey’den rivayet edildiğine göre Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bakarım bir mes'ele-i îmâniyye kalbe gelse, iki yüz âyet birden imdâda geliyor. Yâni gönderiliyor.”

Demek her bir mes’ele-i imaniye, en az iki yüz ayet-i kerimenin menbaından akıp gelmiştir. Üstad Bediüzzaman (ra) Hazret’leri, zaman ve zemin müsaid olmadığı için her bir mes’elenin hangi ayet-i kerimelerden akıp geldiğini beyan etmemiştir. İşte bizler, şerh ve izahını yaptığımız eserlerde zikredilen mesail-i imaniyenin hangi ayet-i kerimelerin menbaından süzülüp geldiğini beyan etmek suretiyle okuyucuların nazarlarını Kur’an’a çevirmeye çalıştık. Risale-i Nur’u müstakil bir eser olmaktan kurtardık. Zira bütün eserler, Kur'an'a hâdim, âyine ve dellal olmalı, perde, vekil ve gölge olmamalıdır. O eserlere ma’nâ-yı ismiyle, yâni müstakil birer eser nazarıyla bakmak hatâdır. Belki onlara, ma’nâ-yı harfiyle, yâni Kur’ân’ın ma’nâsını beyân eden birer âyine ve dellâl nazarıyla bakmalı ve o kitâbların müelliflerinin, o ma’nâları hangi âyet-i kerimelerden çıkardıklarına nazar etmeli; o eseri o ayet-i kerimelerin tefsiri niyetiyle okumalı; böylece me’hazdeki kudsiyyeti anlamalıdır. Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Bir adam İbn-i Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'anı anlamak ve Kur'anın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil.” (Sünuhat-Tuluat-İşarat 32)

Risâle-i Nûr eserleri de hakáik-ı îmâniyye ve esasat-ı İslâmiyyeyi beyan ve isbat noktasında Kur’ân’ın hadimi, âyinesi ve dellâlıdır. Ona müstakil bir eser nazarıyla bakmak hatâdır. İşte bizler, böyle bir hatayı telafi etmek maksadıyla Risale-i Nur’u şerh ve izah etmeye teşebbüs ettik.

Risale-i Nur, şahsî ilham mahsulü değildir. Belki vahyin feyzinden gelen ilham cinsidir, Kur’an’dan mülhem edviyelerdir.

Evet, Risale-i Nur’daki ekser hakaik, ayat-ı Kur’aniyyeden mülhem ve ilhamat-ı Kur’aniyyeden muktebes olarak Müellif-i Muhterem’in kalbine tulu’ etmiş, O da bu hakaika ve esrara tercüman olmuştur. Tabir-i diğerle, Risale-i Nur’un menbaı ve me’hazı Kur’an’dır. Velayet-i suğradan gelen ilhamat değil; velayet-i kübra denilen sırr-ı veraset-i nübuvvet menbaından akıp gelen ilhamattır. Müellif (ra) doğrudan doğruya sırr-ı verasete ve külli ve şümullü ilhama mazhar olarak bu eserleri te’lif etmiştir. Üstad Bediüzzaman (ra) şöyle buyurmuştur:

“Risalet-ün Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.” (Şualar 711)

وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ Şu âyet-i azîme sarîhan asr-ı saadette nüzul-ü Kur'ana baktığı gibi, sair asırlara dahi mana-yı işarîsiyle bakar. Ve Kur'anın semasından ilhamî bir surette gelen şifadar nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb olan Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Risaletü’n-Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî derdlerime şifa olduğu gibi, Resaili’n-Nur şakirdleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resaili’n-Nur bu âyetin bir mana-yı işarîsinde dâhildir.” (Şualar 706)

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarih bir mânası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğu gibi.. mâna-yı işârîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübîn'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i mâneviyesinden feyz ve ilham tarikıyle onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzûl ediyor diyerek şu asırda bir şâkirdini ve bir lem'asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi 94-95)

“Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün-Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'ân'ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünühat ve istihracat-ı Kur'âniyedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi 97)

Risale-i Nur’un şerh ve izahını yaparken kitabın hacmi büyük olmasın diye o eserde beyan edilen hakaikin akıp geldiği ayet-i kerimelerden nümune olarak bir kısmını zikrettik. Bir kısmının da sadece ayet numaralarını vermekle iktifa ettik. Siz okuyucularımız, zikredilen ayetleri me’haz alarak, bu manadaki diğer ayetleri bulup o mes’eleyi daha iyi anlayabilmeniz için size bir pencere açtık.

Hem Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretlerinin, “Risale-i Nur size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur'an kelâmullah olduğuna ve i'cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem'edilse ve hâkeza.. mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.” tavsiyesine imtisalen şerh ve izahını yaptığımız mes’eleye dair Risale-i Nur’da geçen diğer parçaları da bir araya getirmek suretiyle o mes’eleyi şerh ve izah etmeye çalıştık. Nakle ihtiyaç hâsıl olduğu zaman, mutemed kitablardan da nakiller yaptık.

İşte bizler, bir hey’et-i ilmiye olarak böyle bir usul ve üslubla Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretlerinin omzumuza yüklediği Risale-i Nur’da geçen müşkil ve mu’dal yerleri şerh ve izah etmek vazifesine başladık ve bu vazifeye devam etmekteyiz. Cenab-ı Hakk’ın tevfik ve inayetiyle bugüne kadar şerh ve izahını yaptığımız eserlerin isimlerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Ene Risalesi ve Şerhi
2) Zerre Risalesi ve Şerhi
3) Haşir Risalesi ve Şerhi
4) Haşir Risalesi Mukaddime İkinci İşaret ve Şerhi
5) 29. Söz ve Şerhi
6) Tabiat Risalesi ve Şerhi
7) Tesettür Risalesi ve Şerhi
8) 11. Söz ve Şerhi
9) Hüve Nüktesi ve Şerhi
10) 24. Mektup ve Şerhi
11) Telvihat-ı Tis’a Risalesi ve Şerhi
12) Kader Risalesi ve Şerhi
13) Münazarat ve Şerhi
14) Reddü'l-Evham Serisi (5 eser) (Risale-i Nur'daki bazı mühim ve müşkil makale, lahika ve cümlelerin şerh ve izahı)

Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri tarafından haber verilen İşaratu’l-İ’caz adlı tefsirin tercüme, şerh ve izahı bir hey’et-i ilmiye tarafından yapılmıştır. Yakında siz değerli mü’min kardeşlerimizin istifadelerine arzedilecektir.

Saniyen: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, mezkûr beyanatında şek ve şüphe götürmeyecek sarih bir ifade ile Risale-i Nur’un samimî ve hâlis şakirdleri tarafından bazı eserlerin te’lif ve tekmil edileceğini de müjdelemiştir. Biz de lillahi’l-hamd bu gayet hayırlı ve müjdeli işe başlamış bulunuyoruz. Risale-i Nur’da te’lif ve tekmil edileceği müjdelenen eserleri ve bu eserler hakkındaki çalışmalarımızı maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri, Yasin-i Şerif’in tefsirine dair Yirmi Beş Nükte’den ibaret olan Yirmi Beşinci Mektub’un te’lif edileceğini tebşîr etmiştir. Lillahi’l-hamd, biz de tebşîr olunan o tefsirin bir masadakı, bir ferdi, bir nümunesi olmak maksadıyla Yasin-i Şerif’in tefsirini kaleme aldık. Ancak bu eseri daha basıma vermedik. İnşâallah yakında basıma verilecektir.

İkincisi: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri, Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Âlî Makamı’nın tekmil edileceğini tebşir etmiştir. Lütf-u İlahi ile “Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Âlî Makamı”nı, tebşîr olunan o eserin bir masadakı, bir ferdi, bir nümunesi olmak maksadıyla kaleme aldık. Bu eserimiz, “Rahle Yayınevi” tarafından basılmış ve siz kıymetli okuyucularımızın istifadelerine arzedilmiştir.

Üçüncüsü: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri, ileride bir nurcu tarafından Rahman Suresi’nin tefsir edileceğini haber vermektedir. Tevfîk-i İlahi ile saadet-i ebediyenin ve şekavet-i daimenin cismani olduğuna dair “Rahman Sûresi’nin Tefsiri”ni, Müellif-i Muhterem’in mezkûr cümlesiyle tebşîr olunan o mübarek eserin bir masadakı, bir ferdi, bir nümunesi olmak maksadıyla kaleme aldık. Bu eserimiz, “Rahle Yayınevi” tarafından basılmıştır. Böyle bir tefsîr-i Kur’anîye karşı lakayd kalmak, elbette ziyan-ı azîmdir.

Dördüncüsü: Ma’lûm-u âlinizdir ki; “26. Lem’a İhtiyarlar Lem’ası”, Yirmi Altı Rica’dan ibarettir. Ancak Müellif-i Muhterem (ra), bu ricalardan on altı tanesini te’lif etmiş, geri kalan “on rica”yı te’lif etmemiştir. Bu on ricanın ileride bir Nurcu tarafından, -“On Beşinci Rica”yı me’haz almak üzere- tekmîl ve te’lîf edileceğini haber vermiştir. Lillahi’l-hamd, tevfîk-i İlahi ile bu “On Rica” da yazılıp tekmîl ve te’lîf edilmiş, ancak henüz basıma verilmemiştir. İnşâallah bu eserimiz ileride neşredilecektir.

Beşincisi: Lillahi’l-hamd, rahmet-i İlahiyenin refik olmasıyla “On Dördüncü Mektub” da te’lîf edilmiş, ancak henüz basıma verilmemiştir. İnşâallah ileride neşredilecektir.

Altıncısı: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri, mezkur ihtarda Âyet-i Hasbiye-i Nuriye’nin meratibinden dokuz mertebesinin yazıldığını; bazı esbaba binaen üç mertebenin te’hir edildiğini beyan buyurmuştur. Lillahi’l-hamd, tevfîk-i İlahinin refik olmasıyla bu “Üç Mertebe-i Hasbiye-i Nuriye” de te’lîf edilmiştir. Ancak henüz basıma verilmemiştir. İnşâallah münâsib bir zamanda yayına verilecektir.

Yedincisi: Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri’nin, “daha yazılmamıştır” dediği On Sekizinci Söz’ün İkinci Makamı, henüz kaleme alınmamıştır.

Salisen: Hem Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Belki inşâallah, şu cüz'i tefsir ve altmış altı aded, belki yüz otuz aded "Sözler" ve "Mektubat" Risaleleriyle beraber me'haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur'anî yazsın, inşâallah...”2 cümlesiyle ileride Risale-i Nur, bahusus İşaratu’l-İ’caz adlı tefsiri me’haz olarak alan bir hey’et-i ilmiye tarafından Kur’an-ı Kerim’in tefsir edileceğini müjdelemiştir. Bizler de bir hey’et-i ilmiye olarak, o müjdeli habere bir masadak olmak üzere, bütün Kur’an’ı tefsir etmek maksadıyla böyle i’cazlı, bürhanlı ve mübarek bir tefsirin vücuda gelmesine başlamış bulunuyoruz. Bunun nümunesi de daha evvel kaleme aldığımız “Rumuzu’l-Kur’an (5 eser)” serisi, Rahman Suresi, Yasin Suresi ve Rum Suresi’nin 17-27. ayet-i kerimelerinin tefsiridir. Tevfik-i İlahi refikimiz olursa, inşaallah bütün Kur’an’ı böyle tefsir etmek niyetindeyiz.

Dua ve taleb sizden, sa’y u gayret bizden, tevfik ve inayet Ellah’tan!

Muhammed DOĞAN

(Molla Muhammed el-Kersî)

Bu yazi 3541 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed El-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2017 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.019 sn.
↑ Yukarı