30 Muharrem 1439
21 Ekim 2017
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Yeryüzünde kibirli bir halde yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.) Artık bu kadar büyüklük taslamak sana yakışır mı?
(İsra, 17/37)
Hadîs-i Şeriflerden
Kişi dostunun dini, yani hayat tarzı ve yaşantısı üzeredir. O halde kişi dost edineceği kimseye dikkat etsin.
(Ebu Davud, Edeb 16; Tirmizi, Zühd 45)
Dualardan
Cenab-ı Erhamürrâhimîn, sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir.
Mektûbat

MEDENÎLERE GALEBE ÇALMAK İKNÂ İLEDİR NE DEMEK MEDENÎLERE GALEBE ÇALMAK İKNÂ İLEDİR, SÖZ ANLAMAYAN VAHŞÎLER GİBİ İCBÂR İLE DEĞİLDİR NE DEMEK?

Bedîüzzamân Said Nursî (ra) Hazretlerinin, “Medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir” sözünün şerh ve îzâhı hakkındadır.

Üstâd-ı muhterem Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin bu sözleri, daha önce de bahsettiğimiz ecnebî komite tarafından yanlış te’vîl edilmiş ve –hâşâ-- bu zamânda cihâd-ı maddî yokmuş gibi bir ma’nâ verilmiştir.Bu sözün ma’nâsını anlamak için evvelâ edille-i şer’ıyyenin bu mevzu’ hakkında ne söylediğine bakacağız. Sonra bu edille-i şer’ıyyenin hükmünü mihenk yapıp, Bedîüzzamân’ın bu ifâdesinin siyâk ve sibâkına, makámına ve hangi şartlar altında söylediğine bakıp, o zât (ra)’ın başka yerlerde aynı mevzu’ ile alâkalı mufassal îzâhlarını da beyân ederek  bu hakíkatli ve rûh-i şerîata tam mutâbık olan sözünün ma’nâsını şerh ve îzâh edeceğiz.

Bedîüzzamân Said Nursî (ra) Hazretlerinin, “Medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir” sözünün şerh ve îzâhına geçmeden önce, “cihâd” ile alâkalı ba’zı ta’rîf ve hükümleri beyân edeceğiz:

Cihâdın ma’nâsı:
“Cihâd” kelimesi, “câhede” fiilinin masdarıdır. O da “cehd” veyâ “cühd”den müştaktır ki, “cehd” ve “cühd” kelimeleri lügatta; “güç, kuvvet ve meşakkat” ma’nâlarına gelir. “Cihâd” kelimesi ise, “mücâhede” kelimesi gibi, “düşmanla mukátele” (karşılıklı savaşmak) ma’nâsına gelir. Müfredâtü’l - Kur’ân’da ise; “Cihâd’’ ve “Mücâhede”kelimeleri, “Düşman karşısında müdâfaa için bütün gücünü kullanmak” ma’nâsında olduğu ifâde edilmiştir. Cihâd kelimesi, lügatta bu umûmî ma’nâsıyla kullanılmaktadır.

Fıkıh ıstılâhında ise cihâd; Müslümanların, müsâleha hâlinde olmadıkları kâfirleri İslâmiyyete da’vetten sonra, onlar da bu da’veti kabûl etmeyip reddettikleri takdîrde, i’lâ-yi kelimetullâh (Kur’ân’ın hâkimiyyeti) için kâfirlerle savaşmalarına denir.

Cihâdın hükmü:
Kitâb, sünnet ve icmâ-ı ümmetce “cihâd”, umûmiyeti i’tibâriyle “farz”dır. Fakat, bu farzıyyet ba’zan “farz-ı kifâye”, ba’zan da “farz-ı ayn” olur.
Cihâdın farzıyyeti “Kitâb, Sünnet ve İcmâ” ile sâbittir. Zîrâ, Allâhu Teâlâ, bir çok âyet-i kerîmede Müslümanlara cihâdı emretmiştir. Ezcümle:

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ
وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

Meâli: “(Ey ehl-i îmân!) Siz kerih gördüğünüz (hoşlanmadığınız) halde küffârla fîsebîlillah mukátele, size farz kılındı. Halbuki, o kıtâl, muktezâ-yi tab-ı beşerî, sizin için kerih görünür. (Çünkü zâhiren cihâdda meşakkat ve telef-i can ve mal vardır.) Gâh bir şeyi kerih görürsünüz ki, ol şey sizin için hayırlıdır ve ayn-ı menfaattir. Zîrâ, sebeb-i salâh ve felâhınızdır. (Cihâd ve gazâ gibi ki, tab-ı beşerde telef-i mal ve helâk-i nefs görünür, lâkin dünyâda mukaddesât-ı diniyye ve ehl u iyâli ve memleketi düşmanın tecâvüzâtından muhâfaza, küffârla cihâda mütevakkıftır. Hem cihâdın netîcesinde dünyâda sizin için zafer ve ganîmet, âhirette ise rütbe-i şehâdet ve ebedî Cennet vardır. İşte bu hikmetlere binâen cihâd size farz kılınmıştır). Ve gâh bir şeye muhabbet edersiniz ki, ol şey sizin için şerdir. (Cihâdı terk etmek gibi ki, netîcesi sizin için sebeb-i felâket ve şer ve mazarrattır. Zîrâ, cihâdın terki, küffârı Âlem-i İslâm’ı istilâ etmeye sevk eder ki; bu, hem Âlem-i İslâm’ın zillet ve perîşâniyyetini mûcib, hem de cihâd sevâbından ve şehâdet mertebesinden mahrûmiyyeti mûcib olur.) Allâhu Teâlâ sizin maslahâtınızı hakkıyla bilir, onu emreder; veyâ mazarrat olduğunu bilir, sizi nehyeder. Halbuki, siz onu bilmezsiniz.”

Dikkat! Bu âyet-i kerîmede geçen الْقِتَالُ  “kıtâl” kelimesinden murâd, sâdece maddî cihâddır. Çünkü “kıtâl” kelimesi, sâdece maddî cihâdı ifâde eder. Ma’nevî cihâd için “kıtâl” kelimesi kullanılmaz. Bu kelime muhkemdir, te’vîli gayr-i kábildir. Ammâ, cihâd kelimesine gelince ise, Kur’ân’da asıl i’tibâriyle “düşmanla maddeten silâhla savaşmak” ma’nâsında olup, işârî ma’nâda ma’nevî ve ilmî cihâd hakkında kullanılır.

Hulâsâtü’l-Beyân tefsîrinde şöyle denilmektedir:
“Bu âyette hitâb; zamân-ı saâdette bulunan mü’minlere ise de, ilâ yevmi’l-kıyâme mevcûd olacak mü’minlere bittabi’ hitâbdır. Binâenaleyh; her zamân kıtâl, ehl-i îmân üzerine “farz-ı kifâye”dir. Şu halde, bir kıt’ada muhârib olan düşmanla mücâhid bulundukça diğerlerinden farz sâkıt olur. Şu kadar ki, düşman İslâm toprağına ayak basarsa; “farz-ı ayn” olur ki, o zamân düşmanı def’ etmek için her Müslümanın harbe iştirâk etmesi farzdır.

“Hulâsâ: Müslümanlar üzerine mücâhede ağır olursa da farz olduğu ve insânın bâzı sevmediği şeyin ákıbeti hayr ve bâzı sevdiği şeyin ákıbeti şer olduğu ve bu gibi şeylerde hayrı ve şerri Allâhu Teâlâ’nın bilip kulların bilmediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.”

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de âyette bildirilen cihâddaki hayrı şöyle îzâh ediyor:
“Bir hükûmet, mücâhede ettikçe cesâreti artar; terk ettiği zamân cesâreti azalır ve binnetîce cesâret de, hükûmet de söner, mahvolur.”

Yukarıda zikrettiğimiz âyet gibi daha bir çok âyet-i kerîmeler, cihâdın Müslümanlara farz olduğunu sarâhaten bildirmektedir.

Cihâd, “kitâb” ile sâbit olduğu gibi “sünnet” ile de sâbittir. Çünkü cihâd, Peygamber (asm) Efendimizin hem fiiliyle, yâni bizzât savaşa katılmasıyla, hem de emriyle sâbit olmuştur. Şöyle ki:

İmâm Müslim şöyle tahrîc ediyor: Rasûl-i Ekrem (asm) fermân buyurmuştur ki: “Kim Ellah yolunda bizzât cihâd etmeden veyâ cihâd niyeti taşımadan ölürse, nifâktan bir şu’be üzerine ölmüştür.”

Yine bir hadîste Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur: “Ellah, beni Peygamber olarak gönderdiği  zamândan beri cihâd ümmetime farz kılınmıştır. Tâ ümmetimin son kısmı, Deccâl ile savaşıncaya kadar bu cihâdın farzıyyeti devâm edecektir.”

Hz. Ömer ibn Hattab (ra)’dan rivâyet edilen bir başka hadîste de Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:

امرت ان اقاتل الناس حتى يقولوا لا اله الا الله، فمن قالها فقد عصم منى ماله و نفسه الا بحقه و حسابه على الله

“Ben insânlarla Kelime-i Tevhîd olan ‘Lâ ilâhe illallah’ı ikrâr edip ve ifâde ettiği ma’nâyı  (yâni, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi) tasdîk edinceye kadar mukátele etmekle (savaşmakla) emrolundum. Eğer kelime-i tevhîdi ikrâr edip ve ifâde ettiği ma’nâyı tasdîk ederlerse, (Hukúk-ı Şer’ıyyenin îcâb ettiği hadler, kısaslar ve mâlî hukúk müstesnâ) mallarını ve nefislerini emniyete almış, korumuş olurlar. Onların gizli hallerinin hesâbı ise Ellaha âittir.” Başka bir rivâyette ise “Muhammedun Rasûlullah” kaydı mevcûddur.

Bu nüsûsât-ı Kur’âniyye ve ehâdîsiyye, cihâdın farz-ı kifâye olduğunu vâzıhan bildirmektedir. Cihâd terk edildiği takdîrde, bütün Müslümanlar günâhkar olur. Zîrâ, cihâd, Kur’ân’da ve Ehâdîs-i Nebeviyyede sübûtu ve ma’nâya delâleti kat’î olan ve te’vîli kábil olmayan emir siğasıyla bildirilmiş ve terk edenler Ellah ve Rasûlü tarafından şiddetle tehdîd edilmiştir.

TENBÎH: Ulemâ-i İslâm, cihâdın farz-ı kifâye olduğunu beyân ederken şu noktayı da ehemmiyetle îkáz etmişlerdir:

“Cihâd, farz-ı kifâyedir” demekten murâd; cihâd eden tâife, düşmana karşı kâfî derecede güç ve kuvvete sâhib ise, diğer Müslümanlardan farzıyyet sâkıt olur demektir. Yoksa düşmana gücü kâfî gelmeyen bir tâifenin, yeryüzünün herhangi bir yerinde mücerred cihâd için kıyâmı, diğer Müslümanlardan farzıyyeti iskát eder demek değildir. Eğer o tâifenin gücü kâfî değilse, onlara yardım etmek diğer Müslümanlara da farz olur.

Hem cihâd, icmâ-yı ümmetle de sâbittir. Yâni, “sahabe, tâbiín, tebe-i tâbiín, umûm müctehidîn ve ulemâ-yı İslâm” Kitâb ve sünnete istinâden maddî cihâdın farziyyetinde ittifâk etmişlerdir. Ve cihâdı îzâh ederken ittifâken demişlerdir ki: “Her sene en az bir defa cihâdın i’lân edilmesi, terk edilmemesi lâzımdır. Cihâdın her sene i’lân edilmesi, bütün Müslümanlara farz-ı kifâyedir; icrâsı ise Kur’ânî esâslara dayalı devlete âittir.”

Cihâdın her sene i’lân edilmesinin ma’nâsı şudur ki: Devlet idârecisi, bir tâifeyi (bir orduyu) hazırlar ve savaşa sevk eder. Devlet idârecisi de, ya bizzât katılarak orduyu sevk ve idâre eder veyâ kendi yerine i’timâd ettiği ehliyetli kişilerden birini komutan ta’yîn eder, ordunun başına getirir. Böylece bu ordu, hangi bölgeye sevk edilmişse oraya gider. Evvelâ oradaki kâfirleri İslâmiyyete da’vet eder, Din-i hakkı tebliğ eder, İslâm’ın güzelliklerini ve ona terettüb eden mükâfatlarını söyleyerek İslâm’ı kabûle terğîb ve teşvîk eder; İslâmiyyeti kabûl etmeyenlerin de Ellahın azâbına dûçâr olacaklarını bildirir. Bu da’veti işiten kâfirler, eğer İslâmiyyeti kabûl etmeyip reddederlerse, o zamân onlarla mukátele edilir.

Bir seneden fazla kâfirlerle cihâd yapılmayıp  cihâd ta’tile uğrarsa, o zamân kâfirler Müslümanların zaafını, aczini anlar; onların yanında Müslümanların heybeti, izzeti kalmaz; Âlem-i İslâma saldırmaya, tahakküm etmeye cesâret kazanırlar. Bu asırda olduğu gibi…

Eğer cihâda bir sene içinde bir defadan ziyâde ihtiyâc hâsıl olursa, bu durumda birden fazla cihâd i’lân edilmesi farz olur. Çünkü, cihâd farz-ı kifâyedir, o halde ne zamân ihtiyâc olursa, o zamân cihâdın yapılması farz olur.2
Cumhûr-i fukahâya göre, şu durumlarda da cihâd, farz-ı ayn olur:

1- İki ordu (İslâm ordusu ile küffâr ordusu), savaş alanında karşı karşıya geldiği zamân, artık orada bulunan her Müslümana cihâd, farz-ı ayn olur ve bu durumda cepheden kaçmak haramdır ve ekberü’l-kebâirdendir. Belki sebât gösterip, düşmanla savaşmak, oradaki herkese farzdır. Âyet-i kerîme bu farziyyeti şöyle bildirmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُواْ وَاذْكُرُواْ اللّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلَحُونَ

Meâli: “Ey îmân edenler! Bir düşman ordusuyla karşılaştığınız zamân, artık sebât edin, yâni kaçmayın ve kalben ve lisânen Ellahı çok zikredin. Tâ ki, O’nun azâbından kurtuluşa eresiniz ve nusrete mazhar olasınız.”

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا لَقيتُمُ الَّذينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْاَدْبَارَ

Meâli: “Ey îmân edenler! Siz kâfirlere mülâkí olup birbirinize yaklaştığınız zamân, arkanızı dönüp firâr etmeyiniz.”
2- Düşman ordusu, bir Müslüman tâifesine âniden saldırdığı zamân, bu durumda cihâd, oradaki herkese farz-ı ayn olur. İster kadın, ister muktedir çocuk, ister yaşlı, --kim olursa olsun-- her Müslümana, kuvveti dâhilinde müdâfaa etmek farz-ı ayn olur. Eğer o Müslüman tâifesi, tek başıyla düşmanı mağlûb etmek gücüne sâhib değilse; onlara yardıma koşmak, yakınlarında bulunan diğer Müslümanlara da farz-ı ayn olur.

3- Devlet idârecisi, bir Müslüman tâifesine, “Benimle berâber Ellah yolunda cihâda katılın, seferber olun!” dediği zamân, kesin bir ِözrü  olmayanların bu da’vete îcâbet etmeleri, cihâda katılmaları farz-ı ayn olur. Zîrâ, Cenâb-ı Hak Tevbe Sûresinde şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ  *إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Meâli: Ey Îmân edenler, size ne oldu ki; ‘Ellah yolunda cihâd için seferber olun!’  denildiği zamân, mesken ve mezruâtınıza meyl ile ağır davranırsınız. Âhiretin ni’metlerine bedel, dünyâ hayâtına mı râzı oldunuz? İyi bilin ki dünyâ hayâtının menfaati, âhiretin yanında ancak pek azdır (O bâkí ve dâimîdir, hayât-ı dünyâ ise fânî ve geçiçidir.) Eğer cihâd (Ellah yolunda savaş) için koşup toplanmazsanız, (Ellah) sizi dünyâ ve âhirette pek elemli bir azâb ile cezâlandırır ve yerinize sizden daha hayırlı bir kavmi getirir ki, siz cihâddan geri kalmakla Ellah’a hiçbir zarâr veremezsiniz. Ve Ellah her şeye kádirdir.”

Rasûl-i Ekrem (asm), Hicretin 9. senesi Tebük gazvesine kasdettiğinde yaz mevsimi idi. Harâret  şiddetli, mesâfe uzun ve sıkıntı ve zorluk a’zamî mertebede olduğundan Sahabe-i Kirâm, cihâda çıkmakta ağır davranınca bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Elhâsıl: Devlet idârecisi, Müslümanlardan bir tâifeye cihâda çıkmalarını emrettiğinde, artık cihâd etmek o tâifeye farz-ı ayn olur. Çünkü, devlet idârecisi, ictihâdıyla karar verebilir. Onun raiyyeti ise, bu cihâd emrine itâat etmek mecbûriyetindedir ve bu onlara farzdır.

Cihâdın ikámesi:
Cihâdın icrâsı, devlet idârecisine ve onun ictihâdına tevkîl edilmiştir. Bu cihâd emrinde sultâna itâat ise raiyyete farzdır. Zîrâ, ulemâ-i İslâm, devlet idâreciliğini, “Âlem-i İslâm’ın bütün dinî ve dünyevî işlerine müvekkel umûmî riyâseti” olarak ta’rîf etmişlerdir. Nitekim, Sa’d-ı Taftezânî şöyle demiştir:

“Devlet idâreciliği, Peygamber (asm)’a niyâbeten din ve dünyâ işlerinin tanzîm ve ikámesi için umûmî riyâsettir.”
Devlet idârecisi ise, umûr-i diniyye ve dünyâ siyâsetini kendi re’yi ile değil, Kitâb ve Sünnetin esâsâtına ve ta’lîmâtına göre icrâ eder. Çünkü, bu ta’lîmât-ı İslâmiyye, insânların dünyevî ve uhrevî maslahâtlarını hedef ittihâz etmiştir. Yâni, devlet idârecisi, iktidârı olduğu takdîrde cihâdı terk etmekte salâhiyet sâhibi değildir. Ancak cihâdın ne zamân olacağı ve ne kadar devâm edeceği husûsunda salâhiyetlidir.

Cihâd iki kısımdır:
Biri: Cihâd-ı maddîdir ki; hâricî küffâra karşıdır ve silâhladır. Bu maddî cihâd; kitâb, sünnet ve icmâ ile sâbit olup farzıyyeti ve ebediyyeti kat’îdir ve te’vîli ve inkârı küfürdür.
Diğeri ise: Cihâd-ı ma’nevî olup, bu da üç kısımdır:
Birinci Kısım: Dâhilî düşmanlara (münâfıklara) karşı ilim ve hikmetle hakka da’vet etmek sûretiyle onlarla mücâhede etmektir. Bu hakíkati ifâde eden âyet-i kerîmelerden biri şudur :

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

Meâli: “Ey Peygamber! Küffâra karşı silâhla ve münâfıklara karşı hüccet ve zecr ile cihâd et ve onlara karşı söz ve fiilinde sertlik ve şiddet göster. Onların varacakları yer Cehennem’dir ve o, ne kötü mekândır.”  

Ulemâ-i İslâm, müsbet hareket etmekle alâkalı âyât-ı Kur’âniyyeye istinâden ve Asr-ı Saâdette Rasûl-i Ekrem (asm)’ın dâhildeki münâfıklara karşı muâmelâtına binâen, dâhilde münâfıklara karşı hüccet ve bürhân ile müsbet hareket ederek ilmî mücâhede etmişler ve maddî harekete teşebbüs etmemişlerdir. Târih-i İslâm buna şâhiddir. Üstâd Bedîüzzamân (ra) maddî ve ma’nevî cihâd husûsunda şöyle buyuruyor:

“Hâricî tecâvüze karşı kuvvetle mukábele edilir. Çünkü, düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket; müsbet bir şekilde, ma’nevî tahrîbâta karşı ma’nevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hâriçteki cihâd başka, dâhildeki cihâd başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamânda dâhil ve hâriçteki cihâd-ı ma’neviyyedeki fark, pek azîmdir.”

“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ ve husûmet istemez.”

Dâhildeki münâfıklara karşı cihâd maddî olmayıp, ma’nevîdir ve dâimî  irşâd ve tebliğ esâstır. Hâricî düşmanlara, yâni ecnebî kâfirlere karşı cihâd ise maddîdir.
İkinci kısım ma’nevî cihâd: Hâriçteki kâfirlere yapılan dinî tebliğdir. Eğer hâriçteki ecnebîler, din-i İslâmı duymamış iseler; bu durumda bir defa İslâm’ı tebliğ etmek farzdır. Eğer duymuşlarsa, tebliğ etmek farz değil, belki sünnettir. Eğer yapılan tebliği kabûl etmezlerse, kendilerine maddî cihâd ile mukábele edilir.

Üçüncü kısım ma’nevî cihâd ise: Her Müslümanın, nefs ve şeytanla mücâhedesidir.

Cihâdın ebediyyeti:
Maddî cihâdın “ebediyyeti” kitâb, sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sâbittir.
Cihâdın ebedî oluşunun “kitâb”la isbâtı:
Evvelâ: Kur’ân, ezelden gelip ebede gittiği için, bütün ahkâmı gibi maddî cihâdın hükmü dahi ebedîdir.
Sâniyen: Cihâdın kıyâmete kadar devâm etmesi husûsunda Allâhu Teâlâ sarâhaten şöyle buyurmuştur:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا  يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Âyet-i kerîmede geçen fitne kelimesinin iki te’vîli vardır:
1) Şirk ve küfürdür.
2) Mü’minlerin yeryüzünde dinlerinden dolayı hakáret ve zillete ma’rûz kalmalarıdır.

Bu iki te’vîle göre âyetin meâli şöyle olur:
Birinci te’vîle göre meâli: “Yeryüzünde şirk ve küfür kalmayıp, ibâdetler yalnız Ellah’a hâlis olup, din-i İslâm’dan gayri din kalmayıncaya kadar (Hâşiye) küffâr ile harb edin. Eğer onlar şirk ve küfürden vaz geçip İslâmı kabûl ederlerse; muhakkak Ellah, onların amellerini görür ve hayırlarının mükâfatını verir.”

İkinci te’vîle göre meâli: “Yeryüzünde müminler, küffârın hakáretinden ve zillete ma’rûz kalmaktan  kurtulup, gálib ve azîz oluncaya kadar ve ibâdetler yalnız Ellah’a hâlis olup, din-i İslâm’dan gayri din kalmayıncaya kadar, küffâr ile harb edin. Eğer onlar,  küfürden vaz geçip İslâmı kabûl ederlerse, muhakkak Ellah onların amellerini görür ve hayırlarının mükâfatını verir.”

Hem Rasûlullah (asm) Efendimiz, bir vakit Abdullah bin Cahş kumandasında bir müfrezeyi Kureyş kervanından haber getirmeleri için Mekke’ye göndermişti. Onlar kervanı görünce hücûm ettiler. Kervandan bir kişiyi öldürdüler, iki kişiyi de esir aldılar. Kervanı sürüp Peygamberimize getirdiler. O gün Receb’in birinci günü idi. Müşrikler, “Muhammed, haram aylarda savaşıyor” diye yaygara kopardılar. Bunun üzerine Allâhu Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِندَ اللّهِ وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُواْ وَمَن يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلَـئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَأُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Meâli: “Sana haram ayda savaşmanın helâl olup olmadığından soruyorlar. De ki: Haram ayda savaşmak büyük günâhtır. Ancak (insânları) Ellah yolundan alıkoymak, Ellah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyâretine mâni’ olmak, o mescid ehlini, yâni peygamber (asm) ve ashâbını Mekke’den ihrâç etmek, Ellah indinde daha büyük günâhdır. Fitne, yâni Ellah’a şerîk koşmak ve Ellah’ı inkâr etmek veyâhut mü’minleri dinlerinden dolayı hakárete uğratmak, katl’den daha büyük bir günâhtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devâm ederler.

Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyâda da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar Cehennemliktirler ve orada devâmlı kalırlar. (Hulâsâ: Kâfirlerin güçleri yeterse, sizi mürted edinceye kadar sizinle savaşırlar. Öyleyse ey mü’minler! Siz de devâmlı olarak kıyâmete kadar cihâdla mükellefsiniz.)”2
Tefsîr-i Kurtubî, “Eşhur-i haramda kıtâlin haram olması” hükmünün, cumhûr-i ulemâya göre mensûh olduğunu beyân etmiştir.

Cihâdın ebediyyetinin “sünnet”le isbâtı:
Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur: “Ellah, beni peygamber olarak gönderdiği  zamândan beri maddî cihâd ümmetime farz kılınmıştır. Tâ ümmetimin son kısmı, Deccâl ile savaşıncaya kadar bu cihâdın farzıyyeti devâm edecektir.”

 Buhârî’de geçen bir hadîste de Rasûl-i Ekrem (asm) şöyle fermân buyurmuştur:

الخيل معقود فى نواصيها الخير الى يوم القيامة: الاجر و المغنم.

Meâli:  “Hayr (ecir ve ganîmet), kıyâmete kadar atların nâsiyelerine bağlıdır. (Yâni cihâd kıyâmete kadar bâkídir.)”
Yine nebîyy-i muhterem  (asm) şöyle buyurmuştur:

لاهجرة بعد الفتح و لكن جهاد و نية، و اذا استنفرتم فانفروا

Meâli:  “Feth-i Mekke’den sonra, artık ümmetim için umûmî hicret yoktur. Ancak Ellah yolunda cihâd ve cihâd için hâlis niyet vardır. Ellah yolunda cihâda çağrıldığınız zamân, hemen cihâda katılın, geri kalmayın.”
Cihâdın ebediyyetinin “icmâ” ile isbâtı:
Ulemâ-i İslâm, cihâdın ebediyyetinde ve kıyâmete kadar bu hükm-i İlâhî’nin devâm edeceği husûsunda icmâ ve ittifâk etmişlerdir. Ezcümle:

İbn-i Hümâm şöyle buyurmuştur: “Şübhesiz cihâdın kıyâmete kadar nesh olmadan devâm edeceğine ümmet icmâ etmiştir. Peygamber (asm)’dan sonra nesh olması aslâ tasavvur edilemez.”

Hem cihâdın hedefleri de onun ebediyyetini iktizâ eder. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, i’lâ-yi kelimetullâh (İslâmiyyetin hâkimiyyeti); insânları zulümattan nûra çıkarmak ve Müslümanları dinlerinde fitneye düşmekten ve haramların ibâhe edilmesinden ve memleketlerinin istilâ edilmesinden hıfz ve himâye etmek için cihâdı emretmiştir. Cihâdın bütün bu hedefleri, dünyâ ve üzerinde yaşayan insânlar durdukça Ellah yolunda cihâdın da devâm edeceğini ve cihâdın ebediyyetini iktizâ eder.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri de, cihâdın ebediyyeti hakkında şöyle buyurmuştur:
“Dünyâda rezâlet bulundukça fazîletin ona karşı cihâd etmesi zarûrîdir. Muhakkak cihâd ebedidir.” 4
Buraya kadar edille-i şer’ıyye olan Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâya göre beyân edilen cihâd hakkındaki hükümlerin hulâsâsı şudur:

1) Maddî ve ma’nevî cihâd, mutlak olarak Müslümanlara farz-ı kifâyedir. Ba’zı şartlar dâhilinde  ise farz-ı ayn olur.
2) Maddî ve ma’nevî cihâdın hükmü kıyâmete kadar bâkídir.
3) Cihâdın farzıyyeti ve ebediyyeti kitâb, sünnet ve icmâ-i ümmet ile sâbit ve muhkem olmakla te’vîli mümkün olmadığı gibi inkârı dahi küfürdür.
4) Maddî cihâd, sâdece hâricî küffâra karşı yapılır. Bu da iki merhalede icrâ olunur: a) Evvelâ din-i İslâm, onlara ilmî olarak tebliğ edilir. b) Eğer kabûl etmez ve bununla vahşetlerini izhâr ederlerse, bu defa silâhla mücâhede edilir.
5) Ma’nevî cihâd, Âlem-i İslâm dâhilindeki münâfıklara karşı hüccet ve zecr ile yapılan mücâhededir. Dâhilde silâh çekilmez, belki cihâd-ı ilmiyye ile ma’nevî mücâhede edilir.

Acabâ cihâd-ı maddînin hükmü, bu kadar açık ve te’vîli mümkün değilken ve on dört asrın bütün ulemâsı ve hattâ avâm-ı mü’minîn dahi bunda icmâ ve ittifâk etmişken, Üstâd Bedîüzzamân (ra) gibi maddî ve ma’nevî cihâdı hayâtına şiâr edinmiş ve bu yüzden ömrü harb meydanlarında, esâret zindanlarında ve hapishânelerde geçmiş olan bir mücâhid; ve Kur’ân, hadîs ve şerîat ilmindeki dirâyeti isbâttan müstağnî olan ve ulemâ tarafından “Bedîüzzamân” ünvânıyla medhedilmiş bir âlim-i muhakkık, üstelik eserlerinin pek çok yerinde kendisi de maddî ve ma’nevî cihâdın farzıyyetini açıkça beyân ettiği halde; onun mücmel bir sözünü alıp yanlış ma’nâ ederek, gûya o zât (ra), bu zamânda maddî cihâdın olmadığını ifâde ediyormuş ve ümmetin cadde-i kübrâsından ayrılıyormuş gibi göstermeye çalışmak, bir bühtân-ı azîmdir. O halde bu sözler, Müslümanlara âit değildir. Belki menşei, ecnebî bir komiteye âit olup Müslümanlar içine girmiştir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âişe vâlidemize yapılan iftirâya karşı bütün Müslümanlara şöyle demelerini emrettiği gibi; Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine yapılan ve ecânib diyârından gelen böyle bir iftirâya karşı da bütün Müslümanlar olarak şöyle mukábele etmemiz gerekir:

 مَا يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذَا سُبْحَانَكَ هذَا بُهْتَانٌ عَظيمٌ

Meâli:“Bizim için, söylenen şu sözü ve bunun emsâlini söylemek sahîh olmaz. Ne acâib ve garâibe tesâdüf ediyoruz. Yâ Rabbî! Seni nekáisten tenzîh ederiz ki, şu söylenen söz vâkıın hılâfı büyük bir bühtân ve iftirâdır.”1
Hakíkaten böyle bedihî bir mes’elede, böyle bir zâta isnâd edilen müfteriyâne bu yanlışı red etmek fuzûlî olmakla berâber, ancak bu vehimler mühim fitneleri uyandırdığı ve ba’zı mü’minleri dalâlete sürüklediği ve hâricî kâfirlerin de hîlelerine zemîn ihzâr ettiği için bu mes’eleyi kaleme almak mecbûriyetinde kaldık. Maksadımız Kur’ân’ı müdâfaa etmek ve Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Kitâb, Sünnet ve İcmâ’a muhâlefet etmediğini isbât ve onu böyle bir iftirâdan tebrie etmektir.  Tevfîk Ellah’tandır.

Üstâd Bedîüzzamân’ın cihâd hakkındaki ifâdeleri ve beyânları o kadar çoktur ki, müstakil bir kitâb olarak Tahşiye Yayınevi tarafından “El-Cihâd” ismiyle neşredilmiştir. Bedîüzzamân (ra)’ın bu mes’ele hakkındaki tafsîlâtlı ifâdelerini o kitâba havâle ederek, nümûne olarak burada birkaçını zikredeceğiz. Tâ ki, o zâtın bu mevzu’daki i’tikádı zâhir olduktan sonra  mes’elemizi teşkîl eden “Medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir” sözünün tahlîline geçelim. Ezcümle:

 “Kastamonu Lâhikası”nda  “Şefkat yüzünden esâsât-ı İslâmiyyenin hâricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakíkattır” başlığı altında şöyle buyurmaktadır:

“Şefkat-i insâniyye, merhamet-i Rabbâniyyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve ‘Rahmeten lil-Âlemîn’ zâtın (asm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz-ı rûhî ve bir sekam-ı kalbîdir.
“Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihâd gibi hâdiseleri, kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak, Kurânın ve edyân-ı semâviyyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm-i azîm ve gáyet derecede bir merhametsizliktir.

“Çünkü, ma’sûm hayvânları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvânlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayât-ı ebediyyelerini mahv eden ve yüzer ehl-i îmânın sû-i ákıbetine ve müthiş günâhlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlûm ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî’  bir gadirdir.
“Risâle-i Nûrda kat’ıyyetle isbât edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkír ve mevcûdâta bir zulm-i azîmdir ve rahmetin refine ve âfâtın nüzûlüne vesîledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki, ‘İstirahatimizin selbine sebeb oldular’  diye rivâyet-i sahîha vardır.

“O halde kâfirin azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz ma’sûmlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zamân ma’sûmlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânîlerin cezâlarından zarâr gören mazlûmların hakkında gizli bir merhamet var.”

İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, yalnız insânları değil; kâinâtı dahi küfrün ve zulmün belâsından kurtarıyor. Hem yine anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, her ne kadar sûreten menfî görünse de, aslında müsbet bir hakíkatin ünvânıdır. Fakat, maalesef Üstâd Bedîüzzamân’ın dediği gibi, ba’zan zıd zıddını tazammun eder. Bedîüzzamân (ra), bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:
“Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihâda bağy (terör) ismi takılmış, esârete hürriyet nâmı verilmiş. Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.”

Görüldüğü gibi, Üstâd Bedîüzzamân (ra), cihâd-ı maddîyi şiddetle müdâfaa etmiş, hattâ asrımızda olduğu gibi o zamân da “cihâdın medeniyyete muhâlif olduğunu” iddiâ edenlerin bu sözlerini reddetmiş, aksine cihâdın, “Kur’ânî medeniyyetin lâzımı” olduğunu şu sözleriyle beyân ve isbât etmiştir:

“Suâl: Hâl-i hazırdaki medeniyyet, dinî cihâda müsâade etmediği ve fetvâ vermediği halde İslâmiyyet ile bu medeniyyet-i hâzırâ arasında tatbîkát nasıl olur?

“Cevâb: Vaktâ ki medeniyyet, müdâfaa için gayr-i meşrû’ vâsıtaları bile meşrû’ kılıp cevâzına fetvâ verdiği halde nasıl bütün şerîatların tesbît ve emr ettikleri cihâda müsâade ve teşvîk etmeyecek? Dünyâda rezâlet bulundukça fazîletin ona karşı cihâd etmesi zarûrîdir. Muhakkak cihâd ebedidir!!!”

Üstâd Bedîüzzamân (ra) bu cümlelerinde, bütün şerîatların cihâdı tesbît ve emrettiklerini bildirmektedir. O halde, başta Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm) olarak, bütün semâvî kitâbların ve peygamberlerin emir ve tatbîk ettikleri bir cihâd hakíkatini hangi kuvvet yeryüzünden kaldırabilir? Hâşâ! Üstâd Hazretleri böyle sarsılmaz bir hakíkate muhâlefet eder mi?

Hem yine bu cümlelerden anlaşılıyor ki, cihâd, her ne kadar sûreten tecâvüz gibi görünse de, hakíkatte tedâfü’’dür, yâni müdâfaadır. Çünkü, cihâd, medeniyyet ve fazîleti rezâlete karşı müdâfaa etmekte ve kâfirlerden cizye alıp onları zelîl ederek, onların rezâletlerine mâni’ olmaktadır.(HÂŞİYE) O halde cihâd, hakíkí medeniyyet ve fazîletin bir lâzımıdır.

Hem “cihâd”, yeryüzünü fitne ve fesâddan ve şu asrın ta’bîriyle “terör” denilen “bağy”den muhâfaza etmektedir. Gelecek âyet-i kerîme bu husûsu şöyle beyân etmektedir:

وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ

Meâli: “Eğer Allâhu Teâlâ, insânların bir kısmıyla diğer bir kısmını def’ etmeseydi (yâni cihâd vâsıtasıyla kâfirlerin şerrini mü’minlerle bertaraf etmeseydi) yeryüzünde fesâd olacaktı ve yeryüzü onların günâhlarından dolayı fesâda gidecekti, yâni kıyâmet kopacaktı. Velâkin Ellahu Azîmüşşân, âlemler üzerine fazl u rahmet sâhibidir. (Cihâdı farz kılmakla bu şerr u fesâdı def’ etmiştir.)”2
Yine Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, şerîat-ı teklifiye cihâdı emrettiği gibi, adetullah denilen şerîat-ı fıtriye ve tekvîniye’nin dahi cihâdı emrettiğini şöyle ifâde etmiştir:
“İlmin  i’tâsı, ma’nen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; isti’dâdın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, ma’rifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma’nen ve tekvînen emrediyor.”

Üstâd’ın bu sözünün ma’nâsı şudur ki: Nasıl yanmakta olan soba, dumanının çıkması için bir menfez bulamazsa, duman odaya yayılır, netîcede içerideki insânları boğar ve zehirler; öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın insânın içinde dercettiği ve yaktığı cesâret ateşine, fıtrî ve müsbet bir mecrâ verilmezse, yâni hâriçteki kâfirlere karşı cihâd yolunda sarf edilmezse, o vakit dâhilde kullanılır. Bu ise dâhilî fitnelere, ihtilâflara ve gıybet gibi her türlü menfî tahrîbâta sebebiyyet verir. Bedîüzzamân (ra) bu husûsta şöyle buyuruyor:
 “Bir hükûmet, mücâhede ettikçe cesâreti artar, terk ettiği zamân cesâreti azalır ve binnetîce cesâret de, hükûmet de söner, mahvolur.”

 Kezâ Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, müteaddit eserlerinde cihâdın hikmet ve maksadını ve büyük hayırları ihtivâ ettiğini beyân etmiştir. Şöyle ki:

“Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl kabûl edilir. Eğer şerr-i kalîl olmamak için, hayr-ı kesîri intâc eden bir şer terk edilse; o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Meselâ: Cihâda asker sevk etmekte elbette ba’zı cüzî ve maddî ve bedenî zarâr ve şer olur. Fakat, o cihâdda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalîl için cihâd terk edilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra, şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ: Gangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesîr olur.”

Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde Hazret-i Üstâd (ra), cihâd-ı maddînin farzıyyetini, Rasûl-i Ekrem (asm) ve ümmetinin cihâd ile vazîfedâr olduğunu beyân etmiştir. Şöyle ki:
“İncilde, İsâ’dan sonra gelen ve İncilin birkaç âyetinde ‘Âlem Reisi’  ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta’rîfine dâir:

معه قضيب من حديد يقاتل به و امته كذلك

İşte şu âyet gösteriyor ki: ‘Sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr bir peygamber gelecektir.’ Kadîb-i Hadîd, ‘kılınç’  demektir. Hem ümmeti de onun gibi sâhibü’s-seyf, yâni cihâda me’mûr olacağını, Sûre-i Fethin âhirinde :

وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ

âyeti, İncilin şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr olduğunu İncil ile berâber ilân ediyor.”

“Hem İncilde, esmâ-i nebevîden ‘Sâhibü’l-Kadîbi ve’l-Herâve’ yâni, ‘seyf ve asâ sâhibi.’ Evet, sâhibü’s-seyf, enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihâda me’mûr, Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdır.”

Üstâd Bedîüzzamân’ın daha bunlar gibi pek çok ifâdelerinden de açıkça anlaşılıyor ki, o zât (ra), nass-ı kat’î ile sâbit olan “cihâd”ı --hâşâ-- reddetmek değil, tam aksine onu şiddetle müdâfaa ve emretmiştir. Hem kendisi 500 talebesiyle berâber Birinci Cihân Harbi’ne katılmış ve o devirde Hıristiyan olan Ruslara karşı bilfiil cihâd-ı maddîyi yapmıştır. (Bu cümleye dikkat etmek lâzımdır!) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, beşyüz talebesiyle katıldığı ve netîcede beş yüz talebesinin şehâdet mertebesine ulaştığı Rus Harbi’nde bizzât  Hıristiyanlarla harbetmiştir. Zîrâ, o gün Rus, Hıristiyan idi.
Ammâ daha evvel de îzâh edildiği gibi “cihâd-ı maddî”, yalnızca hâricî küffâra karşı yapılır. Dâhilde ise ma’sûmların zarâr görmemesi ve âsâyişin ihlâl edilmemesi ve hâricî küffâra karşı Müslümanların zayıflatılmaması için maddî cihâd değil, “ma’nevî ve ilmî cihâd” iltizâm edilir. Onun için Bedîüzzamân (ra) Hazretleri de umûm ulemâ-i İslâm gibi dâhilde maddî mücâhedeye girmemiş, dâimâ âsâyişi muhâfaza etmiş ve ilmî mücâhedeyi deruhde etmiş ve talebelerine de bunu emretmiştir.

Şimdi o zâtın hâricî küffâra karşı maddî cihâd ile alâkalı bu kadar ifâdeleri varken ve Kitâb ve Sünnetin bu husûstaki muhkem emirleri de gáyet açıkken; bütün bunlardan sarf-ı nazar ederek, dâhildeki mücâhede ile alâkalı sözlerini hârice teşmîl etmek ve ba’zı ifâdelerini de makám ve maksada ve zamânın şartlarına bakmadan te’vîle kalkmak, hatâ-yı azîmdir.

Buraya kadar anlatılan noktaları esâs yaparak, şimdi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın “Medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir” sözünün tahlîline geçelim.

1908 yılı Temmuz’unda Osmanlı Devletinin II. Meşrûtiyet’i i’lânından sonra çeşitli gazetelerde yazılar yazan ve konuşmalar yapan Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin, bugün yanlış anlaşılan, te’vîli kábil olmayan muhkem âyet ve hadîslere muhâlifmiş gibi gösterilen ve yanlış  ma’nâ verilen sözlerinin ilki, 11 Mart 1909 - 26 Şubat 1324 târihli “Volkan” gazetesinde yer almıştır. “Hakìkat” başlıklı makále şöyledir:

“Biz Kàlû Belâ’dan Cem’ıyyet-i Muhammedî’de dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihâdımız tevhîddir. Peymân ve yemînimiz îmândır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehîdiz. Molla Ahmed-i Cezerî-i Kürdî, Kürdce olarak buyurmuş ki: ‘Sırr-ı vahdet ji-ezel girtiye hattâ bi-ebed.’

“Her bir mü’min i’lâ-yi kelimetullâh ile mükelleftir. Bu zamânda en büyük sebebi, maddeten terakkí etmektir. Zîrâ, ecnebîler fünûn ve sanâyi’ silâhıyla bizi istibdâd-ı ma’nevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve san’at silâhıyla i’lâ-yı kelimetullâhın en müdhiş düşmanı olan ‘cehl, fakr ve ihtilâf-ı efkâr’la cihâd edeceğiz. Ammâ, cihâd-ı hâricîyi, şerîat-ı garrânın berâhin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîrâ, medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir.”

Üstâd’ın aynı meâldeki ikinci yazısı da aynı gazetenin 27 Mart 1909 -14 Mart 1325 târihli nüshasında yer almıştır. “Sadâ-yi Hakíkat” başlığıyla çıkan makálede o günkü İttihâd-ı Muhammedî Cem’ıyyeti anlatılmaktadır. O cem’ıyyeti “İttihâd-ı İslâm” ma’nâsında kabûl eden Üstâd şöyle diyor:  
“Bu ittihâdın meşrebi muhabbettir. Husûmeti ise, cehâlet ve zarûret ve nifâkadır. Gayr-i Müslimler emîn olsunlar ki, bu ittihâdımız, bu üç sıfata hücûmdur. Gayr-i müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zîrâ, onları medenî biliriz. Ve İslâmiyyeti mahbûb ve ulvî göstermektir. Zîrâ, onları munsif zannediyoruz. Lâübâlîler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zîrâ, mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşîlik sevilmez.”

Bu meâldeki üçüncü yazı ise 31 Mart 1909 -18 Mart 1325 günlü “Volkan” gazetesinde “Reddü’l-Evhâm” başlığı ile neşredilmiştir. O günün İstanbul’unda çok konuşulan “İttihâd-ı Muhammedî Cem’ıyyeti” aleyhinde çıkarılmış vehimleri reddetmek için kaleme alınan bu makálenin “İkinci Vehim” başlıklı kısmında Üstâd şöyle diyor:
“Şimdi istediğimiz nokta, mü’minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır.

Teveccüh-i umûmînin te’sîri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı i’lâ-yi kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsiyle cihâd-ı ekber ve başkalarını irşâddır. Bu mübârek cem’ıyyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyâset değildir. Siyâsetin gayrı olan hüsn-i ahlâk ve istikàmet vasâire gibi makàsıd-ı meşrûaya masruftur. Zîrâ, bu vazîfeye müteveccih olan cem’ıyyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşâd tarîkıyla siyâsete taallûk edecektir. Kılınçları berâhin-i kàtıa, meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne’l-mü’minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete şecere-i Tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.”

Aynı makàlenin “Beşinci Vehim” başlıklı kısmında ise, “Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimâli var?” suâline cevâb verilirken şöyle denmiş:

“Ammâ ecnebîlerin vahşî oldukları Kurûn-i Vustâda, İslâmiyyet vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbûr olduğu halde, adâlet ve i’tidâlini muhâfaza etmiş, hiçbir vakit Engizisyon gibi etmemiş. Ve bu zamân-ı medeniyyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, o mahzûr olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîrâ, din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbâr ile değildir. Ve İslâmiyyeti mahbûb ve ulvî olduğunu --evâmirine imtisâlen ef’âl ve ahlâk ile-- göstermek iledir. İcbâr ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.”

Ma’lûm ve meşhûr 31 Mart Hâdisesinden sonra çıkarıldığı Dîvân-ı Harb-i Örfî’de (Askerî Sıkıyönetim Mahkemesinde) ise bu üç makàlesinde yazdıklarını yine takdîm etmiştir. Pâdişâh Sultân 2.Abdülhamid’i tahttan indirerek başşehir İstanbul’da bir devlet terörü estiren İttihâd ve Terakkícilerin askerî mahkemesinde İttihâd-ı Muhammedî Cem’ıyyeti ile ilgili görüşlerini tekrâr ederek şunları söylemiştir:
“Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet-i Nebeviyye, ve kànûnnâmesi evâmir ve nevâhî-i şer’ıyyedir. Ve kılınçları da berâhin-i kàtıadır. Zîrâ, medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbâr ile değil.”

Görüldüğü üzere bu makàleler 1909 yılı İstanbul’unun istibdâddan Meşrûtiyete geçtiği hengâmda, İttihâd-ı Muhammedî Cem’ıyyeti ile alâkalı olarak kaleme alınmıştır. Yazıların muhâtabı tamâmen Müslümanlar ve dâhildeki zımmîler olduğu gibi; o günün Osmanlısı dahi mahkemelerinde kısmen şer’î hukúkun hâkim bulunduğu bir devlet idi. Bu makáleler, tamâmen Âlem-i İslâm dâhiliyle alâkalıdır. Hâricî küffâr ile yapılan maddî cihâd mevzuu ile alâkalı ifâdeler değildir. Zîrâ, daha evvel de îzâh edildiği üzere, hâricî küffâra karşı maddî kılıçla cihâd edilir.

Müellif (ra), makálelerinde “Gayr-i Müslim” ta’bîrini dâhildeki “Zımmîler” için kullanmıştır. Dâhildeki zımmîlere, yâni gayr-i Müslim olan Yahûdî ve Hıristiyanlara karşı ise ilmî cihâd yapılır ve ef’âl ve ahlâk-ı hasene ile fiilî ders verilir. Bu ana çerçeveyi nazara almadan, mezkûr makàlelerde geçen “maddeten terakkí”, “medenîlere galebe iknâ iledir”, “cihâd-ı hâricîyi, Şerîat-ı Garrânın berâhin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz” ta’bîrlerini ele alarak İslâmın “cihâd-ı maddî” emrinin inkârına varacak te’vîlât-ı fâsideye kalkışmak, din nâmına kabûl edilemeyeceği gibi; öyle fâsid isnâdlar bir İslâm Müceddidi olan Bedîüzzamân (ra) Hazretlerine de bir bühtân-ı azîmdir.

Binâenaleyh, evvelâ şu makálelerdeki ba’zı ta’bîrleri tahlîl etmek lâzımdır. Yâni;

1) “Medeniyyet nedir?”  
2) “Medenî kimdir?”
3) “İknâ nasıl olmalıdır?”
4)“İ’lâ-yi kelimetullâhın maddeten terakkíye mütevakkıf olması ne demektir?”  
5) Müellif (ra)’ın, “ ‘Cihâd-ı hâricîyi Şerîat-ı Garrânın berâhin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz’  cümlesinden murâdı nedir?” gibi suâllerin cevâblarını vermek gerektir.

1) “Medeniyyet nedir?” suâlinin cevâbı:
 “Medeniyyet” kelimesinin lügat karşılığı, “şehir” ma’nâsına gelen “Medine” kelimesinden türetilmiş olup “şehirlilik” ma’nâsındadır. Istılâhî ma’nâsına gelince: İnsânlar, acz ve fakrlarından dolayı ebnâ-yı cinsiyle yaşamaya ve  bir hayât-ı ictimâıyyeye muhtâctırlar. İşte “beşerin bu ictimâí hayâtlarını düzenleyen örf, âdet, ahlâk ve kánûnlara” medeniyyet denilir.
Bu sebeble “medeniyyet” kelimesi, “san’at ve teknoloji” ile karıştırılmamalıdır. Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu ilk yazılarında geçen “medeniyyet” kelimesinden murâd, fuhşiyâtı, ahlâksızlığı, fâizi, zulmü ve hakàreti üssü’l-esâs edinen Avrupa medeniyyeti değildir. Zîrâ, onların medeniyyetleri sûrîdir. Yâni, zâhiren medeniyyet gibi görünürse de, bâtınen ve hakíkaten “deniyyet”tir, alçaklıktır. Belki Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın eserlerindeki “medeniyyet” kelimesinden murâdı, “medeniyyet-i hakíkıyye” olan Şerîat-ı Garrâ’nın medeniyyetidir. Yâni, Hz.Âdem (as) ile başlayıp vahy-i semâvîden gelen ve Kur’ân-ı Hakîm’in ve Sünnet-i Nebeviyyenin içinde cem’ edilen medeniyyet ve o medeniyyetteki örf, âdât ve şeâir-i İslâmiyye, kavânîn-i Kur’âniyye, yâni Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ve ahlâk-ı şer’ıyyedir.

Evet, hakíkí medeniyyet, İslâm Medeniyyetidir ve bu medeniyyetin ana merkezi “Yesrib” şehri olduğundan dolayı, Rasûl-i Ekrem (asm) hicretten sonra bu şehre “Medine” adını vermiştir.

Ammâ, Avrupa medeniyyeti içinde görünen ba’zı güzel ahlâk ve seciyeler gibi mehâsin ise, onların malı değil: belki vahy-i semâvî ve o vahy-i semâvînin hulâsâsı ve vâris-i mutlakı olan Kur’ân’-ı Hakim’in hâlis malıdır. Binâenaleyh, Avrupa medeniyyeti gıpta edilecek ve ittiba’ edilecek bir medeniyyet değildir. İnsânlar, bütün mehâsini cem’ eden medeniyyet-i Kur’âniyyeye ittiba’ları nisbetinde medenîleşirler. Bu sebeble Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Avrupaî bir medeniyyeti istediği ve onu medhettiği veyâ “medenî” ta’bîriyle, Gayr-i Müslim olan ve İslâmiyyeti kabûl etmeyen ecnebîleri kastettiğini anlamak büyük bir hatâdır.

Belki Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın eserlerinde geçen “medeniyyet” kelimesinden murâdı, yukarıda da denildiği gibi “örf, âdât ve şeâir-i İslâmiyye, ve kavânîn-i Kur’âniyye, yâni şerîat-ı Muhammediyye (asm) ve ahlâk-ı şer’ıyye”dir. Ta’bîr-i diğerle “medeniyyet”; “Hahamın ve Papanın tasallutundan, havranın ve kilisenin taassub ve hurâfelerinden kurtulmak”tır.  

2) “Medenî kimdir?” suâlinin cevâbı:
 “Medenî insân”, kendisine İslâm tebliğ edildiğinde kabûl eden, yâni insâniyyetin bir hassâsı olan aklını kullanan, ma’kúl ve mukni’  delîllerle isbât edilen İslâm’ın da’vâsını kabûl edip taassub göstermeyen ve böylece medeniyyet-i Kur’âniyyenin terbiyesine giren kimsedir. Ta’bîr-i diğerle “medenî” insân; “Hahamın ve Papanın tasallutundan, havranın ve kilisenin taassub ve hurâfelerinden kurtulan” kimsedir. Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın “medenîler” diye bahsettiği kimseler, yukarıda ta’rîf edilen kimselerdir. “Vahşî insân” ise; inâd ve taassub içinde bulunan, yâni “aklını Hahamın ve Papanın te’sîrinden, havranın ve kilisenin hurâfelerinden kurtaramayıp  din-i hak olan İslâm’a karşı temerrüd gösteren” kimsedir.

Nitekim Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu ma’nâda şöyle buyurmuştur:  “Avrupa, dinine mutaassı‎b olduğu zamân medenî değildi; taassubu terk etti, medenîleş‏ti.”

Yâni, ebnâ-yi cinsiyle anlaşmaya ve “sûrî” bir medeniyyete yanaştı. Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin “medeniyyet” ve “medenî” ta’bîrlerini doğru anlayabilmek için gelecek dört noktaya dikkat etmek lâzımdır:

a) Müellif (ra), ecnebîlerin medeniyyeti hakkında ba’zan “zâhirî ve sûrî bir medeniyyet” ma’nâsında “medeniyyet” kelimesini kullanmıştır. Yoksa “medeniyyet-i hakíkıyye” ma’nâsında kullanmamıştır. Zîrâ, ecnebîlerin medeniyyeti, medeniyyet değil; belki deniyyettir. Nitekim Bedîüzzamân (ra) eserlerinde, ecnebîlerin medeniyyeti hakkında “deniyyet” (alçaklık)  ta’bîrini kullanmıştır.

b) Müellif (ra), ecnebîler hakkında ba’zan “medenî” kelimesini, “sûreten medenîler” ma’nâsında kullanmıştır. Yoksa, “hakíkí medenîler” demek istemiyor. Zîrâ, onlar “medenî”  değildirler, belki “denî” (alçak)tırlar.

c) “Medeniyyet” mefhûmu içinde “san’at ve teknoloji” dâhil değildir. Zîrâ, “san’at ve teknoloji” ile “medeniyyet” ayrı ayrı şeylerdir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerektir.

d) Bugün İslâm âleminde din-i mübîn-i İslâm’a muhâlif görünen her türlü örf, âdet ve ahlâk-ı seyyie, hakíkí medeniyyet olan İslâm’ın malı değildir. Belki Avrupa medeniyyetinin müzahrafâtıdır, ba’zı münâfıklar vâsıtasıyla zamânla Âlem-i İslâm içine dâhil olmuştur.  
Mezkûr dört noktayı esâs almakla gelecek hakíkatler daha kolay anlaşılabilir. Şöyle ki:

Üstâd Bedîüzzamân’ın bu mes’ele ile alâkalı başka yerlerdeki mufassal ifâdelerine baktığımızda, “hakíkí medeniyyet”in, “medeniyyet-i Kur’âniyye” olduğu ve Avrupa medeniyyetinin ise zâhiren ve sûreten bir medeniyyet, hakíkatte ise bir deniyyet (alçaklık) olduğu; Âlem-i İslâm içinde İslâm’a muhâlif görünen  her türlü örf, adet ve ahlâk-ı seyyienin Avrupa medeniyyetinin malı olduğu;  Avrupa medeniyyetinde görünen ba’zı mehâsinin ise onların malı olmayıp, belki İslâmiyyetin malı olduğu daha vâzıh görünecek ve anlaşılacaktır. Bu mevzu’da Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, 10 Temmuz 1908 - 23 Temmuz 1324’de II. Meşrûtiyet’in i’lân edilmesinin üçüncü günü İstanbul Beyazıd Meydanı’nda, sonra da Selânik’te Meydan-ı Hürriyet’te îrâd ettiği nutukta şöyle demektedir:
“Zünûb ve mesâvî-i medeniyyeti (âdât ve ahlâk-ı seyyieyi) hudûd-i hürriyet ve medeniyyetimize girmekten seyf-i şerîatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyyetimizin gençliği ve şebâbeti, zülâl-i ayni’l-hayât-i şerîatla muhâfaza olsun.”

“Hem de gördüm ki, medeniyyet-i hakìkıyyeyi teşkîl eyleyen İslâmiyyet, maddî cihetinde medeniyyet-i hâzıradan pek geri kalmış; gûyâ İslâmiyyet sû-i ahlâkımızdan darılmış, mâzî tarafına dönüp gidiyor. Zamân-ı Saâdet’e bizi şikâyet edecektir.”

2 Ekim 1908 târihli “Misbah” gazetesinde de neşrolan bu nutukta açıkça görülüyor ki, “medeniyyet-i hakíkıyye” ta’bîri ile “İslâm medeniyyeti” kasdedilmektedir.
14 Mart 1909 - 29 Şubat 1324 târihli “Volkan” gazetesindeki “Yaşasın Şerîat-ı Garrâ” başlıklı yazısında da, İslâmiyyeti, “çürük mesâvî-i medeniyyeti, hudûd-i hürriyet ve medeniyyetimize girmekten yasak eden” ve “muharrib-i medeniyyet olan dinsizliğe karşı sed çeken”2 unsur olarak zikretmekle; “hakíkí” olan İslâm medeniyyetini, “sûrî” olan ecnebî medeniyyetinden ayırmaktadır.

31 Mart 1909 - 18 Mart 1325 târihli Volkan gazetesinde, İttihâd-ı Muhammedî (asm) isimli siyâsî cem’ıyyete yapılan tenkídleri, “Reddü’l-Evhâm” başlıklı yazısıyla reddederken; “Dördüncü Vehim” kısmında, “İçimizdeki gayr-i müslimler ürkecekler veyâ bahâne tutacaklar?” suâline şöyle cevâb veriyor:

“Elcevâb: Bahâne tutmak çocukluktur veyâ hâinliktir. Ürkmek ise cehâlet veyâ tecâhüldür. Zîrâ, gayr-i müslimler Kurûn-i Vustâ’da vahşî oldukları zamânlarda fermân-ı (Lâ ikrâhe…) ile, bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelife medeniyyet-i İslâmiyyede masûn kaldıklarından İslâmiyyetin ulûvv-i cenâbı ve gayr-i müslimlerin tevehhüm ettikleri mahzûrun ademi güneş gibi tezâhür ediyor. Hem de gayr-i müslimlerin selâmeti, vatanın selâmeti iledir. Ve Meşrûtiyetin devâmı, rûhu, nokta-i istinâdı ve mürşidi, şerîat ve milliyetimiz olan İslâmiyyet olduğundan; gayr-i müslimler bu ittihâddan ürkmek değil, takdîs ve ünsiyyet etmek lâzımdır.”

Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin yukarıdaki cümlelerini gelecek esâsâta göre mütâlea etmeliyiz:
1- Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın bu cümlelerindeki muhatâb, “zımmî”lerdir. Yâni, dâhildeki Yahûdî ve Hıristiyanlardır.

2- Üstâdımızın yukarıdaki ifâdelerinden لَااِكْرَاهَ فِى الدّينِ âyetini --müfessirîn-i izâmın tefsîr ettiği gibi-- şöyle ma’nâ ettiği anlaşılıyor: “Dâhilde olan zımmîlere, cizye vermeleri şartıyla dinde ikrâh yoktur.”
Yoksa Üstâdımızın yukarıdaki ifâdelerinden bu âyeti --Hâşâ!—“Hâricî küffâra karşı maddî cihâd yoktur ve  dâhilde ahkâm-ı şer’ıyye tatbîk edilmez”  şeklinde ma’nâ ettiğini anlamak, hatâ-yı  azîmdir.  

3- Kur’ân, Kurûn-i Vustâda (Ortaçağda) şimdiye nazaran tam vahşî olan zımmîlere cizye vermek şartıyla kendi dinlerine bağlı kalmayı ve hakk-ı hayâtı tanımış ise; şimdi sûreten medenî olan zımmîlere aynı hakkı tanıması tarîk-ı evlâdır. Müellif (ra) da bu hakkı ifâde ediyor.  

Aynı makàlenin Kur’ân hattı ile yazılan nüshalarda bulunan “Altıncı Vehim” kısmında şu ifâdeler yer alıyor:
“Sâniyen: Çocukluk tabiatı ile, hevâ ve heves ile zünûb ve mesâvî-i medeniyyet, mehâsin zannolunuyor. Halbuki, medeniyyetin hiçbir hakìkì mehâsini yoktur ki, İslâmiyyette sarâhaten ve zımnen veyâ iznen o, veyâ daha ahseni bulunmasın. (...) Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hâriç olan hürriyet, ya istibdâd veyâ esâret-i nefs veyâ canavarcasına hayvânlık veyâ vahşettir.”

* Bu cümleye dikkat lâzımdır! Meşhûr 31 Mart Hâdisesini müteakip tevkîf edilip çıkarıldığı Dîvân-ı Harb-i Örfî’de beraat aldıktan sonra, “İstanbul’dan Vedânâme” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Eğer medeniyyet, böyle tecâvüzât-ı haysiyetşikenâne, ve diyânette harekât-ı lâübâliyâneye müsâid bir zemîn ise; herkes şâhid olsun ki, o ‘saâdet-saray-ı medeniyyet’ tesmiye olunan, akrep ve yılanların yuvaları olan böyle mahall-i ağrâza; Kürdistan’ın, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedevîyyet ve vahşet haymelerini tercîh ediyorum.”

*

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed El-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2017 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.005 sn.
↑ Yukarı