30 Muharrem 1439
21 Ekim 2017
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(Yeryüzünde kibirli bir halde yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.) Artık bu kadar büyüklük taslamak sana yakışır mı?
(İsra, 17/37)
Hadîs-i Şeriflerden
Kişi dostunun dini, yani hayat tarzı ve yaşantısı üzeredir. O halde kişi dost edineceği kimseye dikkat etsin.
(Ebu Davud, Edeb 16; Tirmizi, Zühd 45)
Dualardan
Cenab-ı Erhamürrâhimîn, sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin, âmîn.
(Kastamonu Lahikası)
Vecîze
Dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir.
Mektûbat

RESÂİLİ’N- NÛR ŞAKİRDLERİ, İMÂN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ VEFAT ETMEZLER MES’ELESİNİN İZAHI

RESÂİLİ’N- NÛR ŞAKİRDLERİ, İMÂN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ VEFAT ETMEZLER MES’ELESİNİN İZAHI


Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir” ve “Resâili’n-Nûr şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler”  cümlelerinin şerh ve îzâhı hakkındadır.

Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, وَاَمَّا الَّذينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyetinin ma’nâ-yı işârîsi ile müjde veriyor ki: Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir! Nitekim, Bedîüzzamân Hazretlerinin bu âyetin ma’nâ-yı işârîsiyle verdiği bu müjde, Birinci Şuâ’da şöyle beyân edilmektedir:

“Sûre-i Hûdda فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ âyetinin iki satır sonra gelen وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ  âyetidir. Şu âyetin şeddeli ‘mim’ ve şeddeli ‘lâm’ ve şeddeli ‘nun’ ikişer sayılmak ve اَلْجَنَّةِ deki ‘te’ vakıfta olduğundan ‘he’ olmak cihetiyle makám-ı cifrîsi bin üç yüz elli iki (1352) olmakla tam tamına Resâili’n-Nûr şâkirdlerinin en me’yûsiyyetli ve musîbetli zamânları olan bin üç yüz elli iki târihine tam tamına tevâfukla o acınacak hâllerinde kudsî ve semâvî bir tesellî, bir beşârettir. Ve âyetin münâsebet-i ma’neviyyesi bir-iki risâlede,

yâni Kerâmât-ı Aleviyyede ve Gavsiyyede beyân edilmiştir. وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا deki سَُعِدُوا kelimesi فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ deki سَعِيدٌ kelimesine Kur’ân sahifesinde tam muvâzi ve mukábil gelmesi, bu tevâfuka bir letâfet daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniş ma’nâ-yı kudsîsinin cüz’iyyâtından Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi tesellîye çok muhtâc bir cüzîsi bu asırda bin üç yüz elli ikide bulunduğuna tam tamına tevâfukla işâret ederek başına parmak basıyor. Eğer فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse ve خَالِدِينَ kelimesiyle rabtedilse, o vakit ‘te’, ‘he’ olmaz. Fakat, daha latîf tesellîkâr bir tevâfuk olur. Çünkü, وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا  káide-i nahviyyece mübtedâdır.  فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ onun haberidir. Bu haber ise, makám-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk dokuz (1349) adediyle, bin üç yüz kırk dokuz târihinden beşâretle remzen haber verir. Ve o târihte bulunan Kur’ân hizmetkârlarından bir tâifenin ashâb-ı Cennet ve ehl-i saâdet olduğunu ma’nâ-yı işârîsiyle ve tevâfuk-ı cifrî ile ihbâr eder ve bu târihte Risâle-i Nûr şâkirdleri Kur’ân hesâbına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risâlelerin te’lîfleri ve başlarına gelen şimdiki musîbetin, düşmanları tarafından ihzârâtı tezâhür ettiğinden, elbette bu târihe müteveccih ve işârî, tesellîkâr bir beşâret-i Kur’âniyye en evvel onlara baktığını gösterir.

“Evet, فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ  de şeddeli ‘nun’ bir ‘nun’ sayılmak cihetiyle ت dört yüz , خ  altı yüz, bin eder.İki ن yüz, bir ى iki ف   bir ل  iki yüz; diğer ل otuz, ikinci ى on, iki elif iki, bir ج  üç, bir د dört, kırk dokuz eder ki; yekûnu bin üç yüz kırk dokuz eder. Bu müjde-i Kur’âniyyenin binden bir vechi bize temâsı, bin hazîneden ziyâde kıymetdârdır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir ru’yâ-yı sâdıkadır. Şöyle ki: Ispartada başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta ru’yâda (ona) deniliyor ki:

“ ‘Resâili’n-Nûr şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler.’

“Biz o vakit o ru’yâya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’âniyyenin bir müjdecisi imiş. (Hâşiye)
“(Hâşiye): Cihân saltanatından daha ziyâde kıymetdâr bir müjde-i Kur’âniyye, bir beşâret-i semâviyye bu sahifede vardır.”

Evvelâ: Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretlerinin bu cümleleri mutlak değildir. “Risâle-i Nûr şâkirdleri” kaydı ile mukayyeddir. Risâle-i Nûr şâkirdi ise; Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin tesbîti ile ferâizi işleyen, kebâiri terk eden, sünnetin her nev’ine tarafdâr olan, bid’alara tarafdâr olmayan ve Risâle-i Nûr’u,Kur’ân ve Hadîsden sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyye kabûl edendir. Bedîüzzamân Hazretleri bu husûsta şöyle buyurmaktadır:

“Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhâssa namâzı ta’dîl-i erkân ile kılmak, namâzın arkasındaki tesbîhâtı yapmaktır.”  (Mektûbât, s. 492)

“Dostun hâssası ve şartı budur ki: Kat’ıyyen, Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyyeye dâir olan hizmetimize ciddî tarafdâr olsun; ve haksızlığa ve bidalara ve dalâlete kalben tarafdâr olmasın, kendine de istifâdeye çalışsın.

“Kardeşin hâssası ve şartı şudur ki: Hakíkí olarak Sözlerin neşrine ciddî çalışmakla berâber, beş farz namâzını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir.

“Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve te’lîfi gibi hissedip sâhib çıksın ve en mühim vazîfe-i hayâtiyyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.” (Mektûbât, s. 366)

Bedîüzzamân Hazretleri, dîne zarâr verecek “bid’alara tarafdâr olma”yı “ekberü’l-kebâir” içinde zikretmiştir. Şöyle ki:

“Kebâir çoktur. Fakat, ekberü’l-kebâir ve mu’bikát-ı seb’a ta’bîr edilen günâhlar yedidir. Katl, zinâ, şarap, ukúk-ı vâlideyn (yâni, kat’-ı sıla-yi rahm), kumar, yalancı şehâdetlik, dîne zarâr verecek bid’alara tarafdâr olmaktır.” (Barla Lâhikası, 361)
Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin yedi en büyük kebâirden biri olarak zikrettiği “dîne zarâr verecek bid’alara tarafdâr olmak” maddesini, ulemâ-i İslâm “firâr-ı rûhî” şeklinde ta’bîr etmişlerdir; yâni “ehl-i küfür ve dalâletle ma’nen cihâd etmekten kaçıp onlara tarafdâr olmak” tarzında ifâde etmişlerdir. Demek, bid’alara tarafdâr olan, Risâle-i Nûr şâkirdi değildir. Bedîüzzamân Hazretleri, eserlerinde “bid’at” ta’bîrini de şöyle açıklamıştır:

“Kavâid-i Şerîat-ı Garrâ ve desâtîr-i Sünnet-i Seniyye, tamâm ve kemâlini bulduktan sonra, yeni îcâdlarla o düstûrları beğenmemek veyâhût hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bidaları îcâd etmek, dalâlettir, ateştir.

“Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâcibdir, terk edilmez. O kısım, Şerîat-ı Garrâda tafsîlâtiyle beyân edilmiş. Onlar muhkemâttır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibâdete tâbi’  Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şerîat kitâblarında beyân edilmiş. Onların tağyîri bidattır. Diğer kısmı, ‘âdâb’ tâbi’r ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitâblarında zikredilmiş. Onlara muhâlefete, bida denilmez. Fakat, âdâb-ı Nebevîye bir nev’i muhâlefettir ve onların nûrundan ve o hakíkí edebden istifâde etmemektir.” (Lem’alar, s.48)

“Ahkâm-ı ubûdiyyette yeni îcâdlar bidattır. Bidatlar ise, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ  sırrına münâfî olduğu için, merdûddur.” (Lem’alar, s. 50)

“Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvâli, ef’âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecbûriyyet var; terkinde, azâb ve ıkáb vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile yine ehl-i îmân mükelleftir. Fakat, terkinde azâb ve ıkáb yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevâblar var ve tağyîr ve tebdîli bida ve dalâlettir ve büyük hatâdır.” (Lem’alar, s. 53)

“Süfyân komitesinin tahrîbâtçı rejim-i bidakâranesi.”  (Mektûbât, s. 473)

Alem-i İslâm’ın ekser devletlerinde Şerîat-ı Garrâ-ı Muhammediyye (asm) denilen şeâir-i İslâmiyye hâkim olmadığından, o devletler “bid’atkâr devletler” kabûl edilir; yâni o devletlerde bid’atkâr rejimler hâkim olmuştur. Dolayısıyla, o bid’alara kalben tarafdâr olan kimseler, Risâle-i Nûr şâkirdi olamazlar. Kısaca, Süfyâniyyet rejimi, âlem-i İslâm’da o bid’atkâr kánûnları yerleştirmiştir. O kánûnlara kalben tarafdâr olanlar, Risâle-i Nûr şâkirdi olamazlar; Risâle-i Nûr şâkirdi olamadıkları için Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin âyet-i kerîmenin işârî ma’nâsı olarak beyân ettiği “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir” ve “Resâili’n-Nûr şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler” müjdelerine lâyık olamazlar.

Hulâsâ: Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu cümleleri “Risâle-i Nûr şâkirdleri” kaydı ile mukayyeddir. Risâle-i Nûr şâkirdi ise; Kur’ân şâkirdidir, yâni bütün ahkâm-ı Kur’âniyyeyi tasdîk ve o ahkâmın icrâ ve tatbîkine tarafdâr olan hakíkí mü’mindir. O hâlde Üstâd Bedîüzzamân’ın verdiği bu müjde, bu asırda mezkûr sıfatlara hâiz Risâle-i Nûr şâkirdleri içindir.

Sâniyen: Bedîüzzamân (ra)’ın “Risâle-i Nûr şâkirdleri îmân ile kabre girerler, îmânsız vefât etmezler. Risâle-i Nûr şâkirdleri ehl-i Cennet’tirler” gibi cümleleri, “kaziyye-i mümkine”dir. Yâni, “Risâle-i Nûr’da böyle bir hasiyet var, çalış o müjdeye lâyık sen ol” demektir. Yoksa hâşâ, Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’u okuyan her Şahsı Cennet’le müjdelemiş demek değildir.

Sâlisen: Bu mes’ele, başta Kur’ân ve Ehâdîs-i Nebeviyye olmak üzere bütün ulemâ-i İslâm’ın eserlerinde yer alan i’tikádî bir me’eledir. Yâni, her kim, îmân edip amel-i sâlih işlerse mutlaka Cennet’e girer. Nitekim, Kur’ân-ı Azîmüşşân, îmân edip sâlih amel işleyenleri şöyle müjdeliyor:

وَبَشِّرِ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُواالصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَاالْاَنْهَارُ
“Ey Rasûlüm! Îmân edip sâlih amel işleyenleri altlarından nehirler akan Cennet’lerle müjdele!” (Bakara, 25)

Demek, îmân eden ve amel-i sâlih işleyen herkes, mutlaka Cennet’e gider. Ancak, ya hesâbsız ve cezâsız Cennet’e gider, ya da cezâsını çektikten sonra Cennet’e gider. Îmânından dolayı Cehennem’de ebedî kalmaz.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin  “Risâle-i Nûr şâkirdleri ehl-i Cennet’tirler” müjdesi, mezkûr âyetle aynı ma’nâda olan  âyetlerin mâsadaklarından biridir. Nitekim, Bedîüzzamân (ra) bu husûsta şöyle buyurmaktadır:

“Muhterem ehl-i vukúfun raporunda, medâr-ı nazar ve i’tirâz edilmiş ‘Risâle-i Nûrun şâkirdleri, ehl-i Cennet olacakları ve îmânla kabre girecekleri’ cümlesine ‘Aşere-i Mübeşşereden başka şahsıyla, ismiyle bu fazîlete kimse yetişemez’ diye, bir nevi i’tirâza karşı deriz:

“Bu meselede şahıs ismiyle ta’yîn edilmemiş, yalnız kuvvetli işâretler ile اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفى نَعيمٍ gibi âyetlerin îmân ve amel-i sâlih sâhibleri ehl-i Cennet’tir dedikleri misillü, Risâle-i Nûrun şeytânları dahi susturan îmân-ı tahkíkí dersini alan şâkirdleri, îmân ile kabre gireceklerine kuvvetli emâreler ile hükmedilse; elbette medâr-ı i’tirâz olamaz.”  (Sirâcü’n-Nûr, s. 199)
‘Raporun o sahifesinde; ‘Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Cennet’lik olduklarında şüphe yoktur, bu bana bildirildi’ diyor. Cennet ile müjdelemek ve îmân vesîkasından bahsetmek, Katolikler ve Bâtınîlerde görülmüştür. Ve Şeyh Geylânî gibi zâtların, Mürîdlerim Cennet’liktir demelerinin aslı yoktur. Aşere-i Mübeşşereden başka Cennet’le tebşîr edilmemişler. Bir adamın Ben Cennetliğim, sen Cehennemliksin demesi, akáid kitâblarında beyân edildiğine göre yanlıştır, câiz değildir’ deniyor.

“Elcevâb : Kur’ân-ı azîmüşşanda yüzer âyât ile îmân ve amel-i sâlih ehli, Cennet ile tebşîr edilmesine binâen, ismi ve şahsıyla değil, belki Kur’ânın beyânı tarzında fakat müjdeli bir sûrette Risâle-i Nûr Şâkirdlerinin îmân ve amel-i sâlih noktasında ve bilhâssa îmân-ı tahkíkí kazanmalarında ve hüsn-i hâtimelerine binler lisân ile her vakit duâ edilmesine istinâden Kur’ân-ı Kerîmin belâgatının derece-i i’câzından tereşşuh eden işârâtından remzî bir beşâret ve bir müjde telâkkí edip, hesâb-ı ebced ile tam tevâfukunu bir emâre göstermek, hiç bir cihetle medâr-ı i’tirâz olamaz.

“Teşekkürnâmede beyân olunduğu gibi, Risâle-i Nûr, bir adamı şahsıyla ve ismiyle ta’yîn edip, Cennet’lik müjdesini vermiyor. Belki, Kur’ânın yüzer âyâtının beşâretine binâen, bu zamânda yüksek derece-i îmân ve amel-i sâlihte bulunan şâkirdleri -kim olursa olsun- birkaç âyetin işâret ve müjdeleriyle müjde veriyor. Bunda bir hüküm yok. Ve akíde-i Ehl-i Sünnete muhâlif hiç bir ciheti yok.” (Müdâfaalar, s. 95-96)

Râbian: Nasıl ki, Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimizin hadîsinin ifâdesiyle,  مَنْ قَالَ لَا اِلَهَ إِلا اللهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ “Kim, ‘Lâ ilâhe illallâh’ derse Cennet’e girer.” Diğer bir hadîste ise, “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Rasûlullah derse ” şeklinde vârid olmuştur. Zîrâ,  kelime-i tevhîd sâdece “Lâ ilâhe illallâh” değildir. “Muhammedü’r-Rasûlullah” da kelime-i tevhîde dâhildir. Bu ma’nâyı ifâde eden birkaç hadîs-i şerîfin meâlini zikrediyoruz:

“İslâm dîni, beş esâs üzerine binâ edilmiştir. ‘Allahtan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed (asm)ın Allahın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namâz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orücû’ nu tutmaktır.”  (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî)

“İnsânlarla Allahtan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed (asm) Allahın Rasûlü olduğuna şehâdet edinceye kadar savaşmakla emrolundum.”(Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî)

“Her kim Allahtan başka ilâh olmadığına, bir olup şerîki olmadığına ve  Hazret-i Muhammed (asm) Allahın Rasûlü ve kulu olduğuna (....)şâhidlik ederse, Allah (cc) onu Cennete koyar.” ( Buhârî, Müslim)

“İhlâsla ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Rasûlullah’ diyen hiçbir kimse yoktur ki, Allah onu Cehennem ateşine harâm kılmasın.” (Buhârî, Müslim, Nesâî)

Bu hadîslerin ma’nâsı şudur ki: “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Rasûlullah” diyen bir kimse, Cehennem’de ebedî kalmaz. Eğer günâhlarının cezâsı varsa, Cehennem’de bu cezâsını çektikten sonra Cennet’e gider; îmânından dolayı Cehennem’de ebedî kalmaz demektir. Aynen öyle de; Bedîüzzamân Hazretleri’nin,  “Risâle-i Nûr şâkirdleri îmân ile kabre girerler, îmânsız vefât etmezler. Risâle-i Nûr şâkirdleri ehl-i Cennet’tirler” gibi müjdeleri, yukarıda zikrettiğimiz hadîsin ma’nâsını taşımaktadır. Yâni, ferâizi işleyen, kebâiri terk eden, sünnetin her nev’ine tarafdâr olan, bid’alara tarafdâr olmayan ve Risâle-i Nûr’u, Kur’ân ve hadîsden sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyye kabûl eden Risâle-i Nûr şâkirdleri, Cehennem’de ebedî kalmazlar. Eğer cezâları varsa, Cehennem’de o cezâlarını çeker, daha sonra Cennet’e giderler demektir.

Demek bu cümle, mezkûr hadîsin ma’nâsını taşıyor ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine has bir müjde değildir. Her mürşid ve her âlim, îmân edip sâlih amel işleyen ve takvâ dâiresinde hareket eden  mürîdlerine ve talebelerine bu müjdeyi vermiştir. O hâlde bu müjde, umûmî bir kánûn olup müstakím olmak şartı ile her meslek ve meşreb erbâbının talebe ve mürîdlerine verdiği bir müjdedir.

Peygamber Efendimiz (asm)’den bugüne kadar gelen bütün müceddidler ve mürşidler, kendilerine tâbi’ olanlara, “ Kim, ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Rasûlullah’ derse Cennet’e girer” müjdesini vermişlerdir. Çünkü, her biri, kendi zamânında Hazreti Peygamber (asm)’ı temsîl ediyor; hakíkí ma’nâda hizmet-i dîniyyeyi yapıyordu. Elbette bu mücâdele ve mücâhede-i dîniyye noktasında Kur’ân ve Hazret-i Peygamber (asm) lisânıyla tebşîr olunmaları, mutâbık-ı muktezâ-yi hâldir ve ayn-ı haktır. İşte bu tebşîrin bu asırdaki bir ferdi de Risâle-i Nûr talebeleridir.

Evet, yukarıda zikredilen hadîs-i şerîfin nassı ile, “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r- Rasûlullah” diyen her ferd-i mü’min, ehl-i necâttır ve bu, umûmî bir kánûndur. Bu umûmî kánûnun bir ferdi, meselâ Gavs-ı Geylânî zamânında tahakkuk etmiştir. Çünkü, o asırda dîn-i İslâm’ı o zât-ı nûrânî temsîl ediyordu. Hem bu umûmî kánûnun bir ferdi de meselâ İmâm-ı Şâfiî ve Seyyid Ahmed-i Rufâî gibi âlim ve mürşidler zamânında tahakkuk etmiştir. Ve hâkezâ, her asırda bu zevât-ı âliyye gibi o umûmî kánûnun efrâdı bulunmuştur. Bu zevât-ı âliyyeler, talebe ve mürîdlerine aynı şeyi söylüyorlar ve mezkûr hadîs-i şerîfin müjdesine mâsadak olduklarını bildiriyorlardı. Demek, Bedîüzzamân Hazretleri gibi pek çok mürşid, şartlara hâiz olan talebelerini bu müjdeyle müjdelemiştir.
Çünkü, Kur’ân ve hadîsin ahkâmı, zamânla mekânla mukayyed değildir. İşârî ma’nâ ile her bir asrın mürşid ve müceddidi, o âyet ve hadîsin birer mâsadakı olmuşlar. Bu sebeble o zevât-ı âliyye, şartlara hâiz mürîd ve talebelerini o umûmî beşâret-i Kur’âniyye ve Nebeviyye (asm)’a dayanarak müjdelemişlerdir. Her bir âlim ve mürşid, ma’nen Rasûl-i Ekrem (asm)’ı temsîl ettiği gibi; bu zâtların talebeleri ve mürîdleri de ma’nen Sahabe-i Kirâmı temsîl etmektedirler. Bu hakíkat, işârî ma’nâda dâhildir.

Bedîüzzamân (ra) Hazretleri de talebelerine ma’nen şöyle demek istiyor: “Sizler, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla îmânınızı taklîdden tahkíka çevirmek, Sünnet-i Seniyyeye ittiba’ etmek, ahkâm-ı İlâhiyyenin tatbîk ve icrâsına tarafdâr olmak ve bid’alara tarafdâr olmamakla ‘dost, kardeş ve talebe’ sınıflarından hangi birine girerseniz, ebedî Cehennem’de kalmayacaksınız, -cezâsız veyâ cezâlı- Cennet’e gireceksiniz.

Cezâ çekmeden Cennet’e girmek için hukúkullaha ve hukúku’l-ibâda tam riâyet etmeniz gerekmektedir. Zîrâ,  hukúkullaha ve hukúku’l-ibâda tam riâyet etmeyen ve şerleri hayırlarına galebe eden kimse cezâsını görür ve netîcede Cennet’e gider.”

Hukúkullah, tevbe ile silinir. Hukúku’l-ibâd ise, cezâyı müstelzimdir. Ehl-i Sünnet’in bu konudaki inancı budur. Üstâd Hazretlerinin mezkûr cümlelerinin ma’nâsı da bu ölçüler dâhilinde anlaşılmalıdır. Yoksa, Bedîüzzamân (ra) mezkûr cümleleriyle, “Sizler ehl-i Cennet’siniz, kurtuldunuz; kabirde ve haşirde size suâl ve cezâ yoktur. Keyfemâyeşâ hareket edin!” demek istemiyor.

Eğer bu ma’nâda olmazsa, yâni Risâle-i Nûr’u okuyan herkes kayıtsız şartsız Cennet’e giderse, o zamân havf ve recâ muvâzenesi bozulur. Halbuki dîn, havf ve recâ muvâzenesini emreder. O hâlde dînin bu emrine iktidâen havf ve recâ mâbeyninde bulunmak ve mezkûr cümleleri de bu ma’nâda anlamak lâzım ve elzemdir. Bu mes’eleyi anlamak için Beşinci Şuâ’nın baş kısmına mürâcaat edilsin.

Demek, Cennet ehli, havf ve recâ muvâzenesini kendilerine şiâr edinenlerdir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakíkat şöyle ifâde edilmektedir:

تَتَجَافى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Secde ve tesbîh eden mü’min-i kâmillerin yanları yataklarından uzak olur. Halbuki onlar, Allah’ın azâbından korktuklarına ve rahmet-i İlâhiyyeyi ümid ettiklerine binâen Rablerine tazarru’ ve niyâz ederek ibâdet ederler ve onlar, Bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarından muhtâc olanlara infâk ederler.” (Secde, 16)

 فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا اُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا  كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Hiçbir  nefis, yataklarını terkle gece namâzı kılanlar, havf ve recâ ile Rablerine duâ ve ibâdet edenler, ve Allah yolunda infâk edenler için amellerine mükâfat olarak gözlerinin mesrûr olacağı ne gibi ni’metler hazırlandığını bilmez.” (Secde,  17)

Yâni, îmân-ı kâmil sâhibi o kimselerdir ki; onlar teheccüd namâzına devâm ettiklerinden yanları yataklarından uzak olur. Zîrâ,  yatakta yatmazlar ki, yanları döşeklerine yakın olsun. Onların hâlleri, Rablerinin gazâbından korktukları, rahmet ve mağfiretini ümid ettikleri için duâ ile berâber ibâdet etmektir. Binâenaleyh, bir taraftan korku ile, bir taraftan recâ ile duâ ederler. Yalnız duâ ve namâz gibi ibâdet-i bedeniyye ile iktifâ etmezler, belki Bizim onlara verdiğimiz maddî ve ma’nevî rızıklardan muhtâc olanlara infâk eder ve mallarından bir kısmını Allah yolunda sarf ederler.

Yine bu ma’nâda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

َرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ

O mü’minler, Allah’ın rahmetini ümid eder ve azâbından korkarlar.” (İsrâ, 57)

Eğer Bedîüzzamân (ra)’ın, “Risâle-i Nûr şâkirdleri îmân ile kabre girerler, îmânsız vefât etmezler. Risâle-i Nûr şâkirdleri ehl-i Cennet’tirler” cümleleri mutlak kabûl edilse,âyet-i kerîmelerde beyân edilen havf ve recâ muvâzenesine muhâlif düşer. O hâlde, Bedîüzzamân Hazretlerinin mezkûr cümleleri, mezkûr âyet-i kerîmelere muvâfık ma’nâ ile ma’nâ edilmelidir.

Hulâsâ: Risâle-i Nûr dâiresinde bulunanlar ya dost, ya kardeş ya da talebe olur. Bu üç kısımdan hukúkullaha ve hukúku’l-ibâda tam riâyet eden, kurtulur. Riâyet etmeyen ise cezâsını çektikten sonra kurtulur, ebedî Cehennem’de kalmaz. Sünnet-i Seniyyenin her nev’ine tarafdâr olmayan ve bid’alara tarafdâr olan ise ne dost, ne kardeş, ne de talebe olabilir ve  böyle birisi bu tebşîrâtta dâhil değildir.

Hâmisen: Bedîüzzamân (ra)’ın, “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir” cümlesinden murâdı; “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ebedî olarak Cehennem’de kalmazlar” demektir. Yoksa, Bediüzman (ra), “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir” demekle, “Risâle-i Nûr şâkirdleri suâlsiz, cezâsız ve azâbsız hemen Cennet’e gidecektir” demek istemiyor. Belki, Risâle-i Nûr dâiresinde talebe, kardeş veyâ dost olarak bulunan ve Risâle-i Nûr  vâsıtasıyla îmânını kurtaran bir kimse, eğer cezâsı varsa, günâhlarının cezâsını çektikten sonra Cennet’e girer, Cehennem’de ebedî kalmaz demektir.
Kıyâmet gününde insânların amelleri tartılır. Eğer bir insânın hayırları, şerlerinden fazla ise veyâ hayırları ile şerleri birbirine denk ise; o kimse afv-ı İlâhî’ye mazhar olup Cennet’e gider. Eğer bir insânın şerleri, hayırlarından fazla ise; Cenâb-ı Hak dilerse onu afveder, dilerse onu cezâlandırır. O kimse cezâsını çektikten sonra Cennet’e gider. Kur’ân-ı Azîmüşşân, kıyâmet gününde amellerin tartılması husûsunu şöyle haber vermektedir:

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولئِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ

“Kıyâmet gününde amellerin tartılması hakdır. Kimin hayırları şerlerinden ağır gelirse, işte onlar felâh bulup necâta erenlerdir. Kimin de hasenâtı hafif gelirse, işte bunlar âyetlerimizi inkârla zulmetmeleri sebebiyle zarâr  eden kimselerdir.” (A’raf , 8-9)

فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازينُهُ  فَهُوَ فى عيشَةٍ رَاضِيَةٍ  وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ  وَمَا اَدْريكَ مَاهِيَهْ  نَارٌ حَامِيَةٌ

“Kimin hasenâtı ağır gelirse, o kimse Cennet’te râzı olduğu bir hayâttadır. Kimin de hasenâtı hafif olup, seyyiâtı ağır gelirse; o kimsenin mekânı Hâviye’dir. O Hâviye’nin ne olduğunu sana ne şey bildirdi? O gáyet yakıcı ateştir.” (Kária, 6-11)

Sâdisen: Hayâtını Risâle-i Nûr’a hasreden, gece gündüz Kur’ân, Hadîs ve Risâle-i Nûr ile meşgúl olan, Ehl-i Sünnet inancından ayrılmayan ve bid’alara tarafdâr olmayan hakíkí Risâle-i Nûr şâkirdleri, talebe-i ulûm-i dîniyye sınıfına dâhil olduğundan; inşâallah kabirde azâb çekmezler. Talebe-i ulûm-i dîniyye sınıfına giren herkes, ehl-i necât olduğu gibi; hayâtını Kur’ân, Hadîs ve Risâle-i Nûr’a vakfeden Risâle-i Nûr talebeleri de bu sınıfa girdiği için onlar da  ehl-i necât sayılırlar. Nasıl ki, Sarf ve Nahv ilmiyle meşgúl olan bir talebe vefât ettiği zamân, ma’nevî şehâdet rütbesini aldığı için kabirde ve haşir meydânında hesâba çekilmez ve hesâbsız Cennet’e gider; aynen öyle de, hayâtını Kur’ân, Hadîs ve Risâle-i Nûr’a vakfeden ve Ehl-i Sünnet vel Cemâatin inancını taşıyan bir talebe de vefât ettiği zamân ma’nevî şehîd sayılır ve hesâbsız olarak Cennet’e gider. Bedîüzzamân Hazretleri bu husûsta şöyle buyurmaktadır:

“Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekirin, ‘Men Rabbüke?’  (Senin Rabbin kimdir?) diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevâb vererek: ‘(Men) mübtedâdır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır’  diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfe’l-kubûr velîsini güldürdü ve rahmet-i İlâhiyyeyi tebessüme getirdi, azâbdan kurtulduğu gibi; Risâle-i Nûrun bir şehîd kahramânı olan merhûm Hâfız Ali, hapiste Meyve Risâlesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefât edip kabirde melâike-i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakíkatları ile cevâb verdiği misillü; ben de ve Risâle-i Nûr şâkirdleri de, o suâllere karşı Risâle-i Nûrun parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbâlde hakíkaten ve şimdi ma’nen cevâb verip onları tasdîke ve tahsîne ve tebrîke sevk edecekler inşâallah.” (Şuâlar, 254)

“Azîz, Sıddîk Kardeşlerim!
“Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acîb zamânda ve garîb yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vâsıtasıyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl-i keşfi’l-kubûrun müşahedesiyle, müteaddid vâkıatla, tahsîl-i ulûm anında vefât eden ba’zı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehîdler gibi kendini hayâtta ve kendi dersiyle meşgúl görüyor. Hattâ meşhûr bir ehl-i keşfi’l-kubûr, vefât eden ve ilm-i Sarf ve Nahiv okuyan bir talebenin kabrinde, Münker-Nekire nasıl cevâb verecek diye murâkabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki: Melek-i suâl ondan sordu: مَنْ رَبُّكَ ‘Senin Rabbin kimdir?’ dediği zamân o Nahiv dersiyle iştigál ederken vefât eden talebe, o meleğin cevâbında demiş: مَنْ  mübtedâdır, رَبُّكَ onun haberidir.’ Nahiv ilmince cevâb vermiş, kendini medresede zannetmiş.

“İşte bu vâkıaya muvâfık olarak ben merhûm Hâfız Aliyi aynen hayâttaki gibi Risâle-i Nûrla meşgúl olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaz’ıyyetinde ve tam şehîdler mertebesinde ve tarz-ı hayâtlarında biliyorum ve o kanâat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühdüye ve Hâfız Mehmede ba’zı duâlarımda derim: Yâ Rabbî! Bunları kıyâmete kadar Risâle-i Nûr kisvesinde hakáik-ı îmâniyye ve esrâr-ı Kur’âniyye ile kemâl-i ferâh ve sevinçle meşgúl eyle. Âmîn! İnşâallah.” (Şuâlar, 328)

“Azîz, Sıddîk Kardeşlerim!
“Ben merhûm Hâfız Aliyi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamânlarda ba’zan böyle fedâkâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhûm benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi; Kur’ân’a, İslâmiyyete büyük bir zâyiât olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe o acı gidiyor, bir inşirâh geliyor. Medâr-ı hayrettir ki; ben şimdi onun ma’nevî, belki maddî hayâtıyla Âlem-i Berzah’a gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyâk zuhûr etti ve rûhuma başka bir perde açıldı. Nasıl ki, buradan Ispartadaki kardeşlerimize selâm gönderip muârefe, muhâbere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de: Hâfız Alinin tavattun ettiği Âlem-i Berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece, mesmuâtıma göre buradan birisi oraya gönderilmiş. On def’adan ziyâde teessüf ettim. Ne için Hâfız Aliye onunla selâm göndermedim.
Sonra ihtâr edildi ki: Selâm göndermek için vâsıtalara ihtiyâc yok; kuvvetli râbıtası telefon gibidir, hem o gelir alır. O büyük şehîd, Denizliyi bana sevdiriyor, daha buradan gitmek istemiyorum. O  ve Mehmed Zühdü ve Hâfız Mehmed, hayâtlarında gördükleri vazîfe-i îmâniyye ve nûriyyeye devâm ediyorlar. Onlar pek yakından temâşâ ediyorlar, belki de yardım ediyorlar. Evliyâ-yı azîmenin dâiresinde kıymetli hizmet noktasında mevki almalarından, ben de o ikisinin Hâfız Mehmedle berâber isimlerini silsilemde aktâbların isimleri yanında yâd edip hediyelerimi bağışlıyorum.” (Şuâlar, 329)

Risâle-i Nûr’un, şâkirdlerine kazandırdığı uhrevî netîcelerinden birini Bedîüzzamân Hazretleri şöylece beyân etmektedir:

“Hem bu talebesizlik zamânında, melâikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-i dîniyye sınıfına dâhil olup Âlem-i Berzah’ta -tâliı varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve ‘Meyve’de bahsi geçen meşhûr talebe gibi; şühedâ hayâtına mazhar olmaktır.” (Emirdağ Lâhikası,  s. 175

Yukarıdaki cümlelerde geçen müjde, evvelâ umûm Risâle-i Nûr okuyucuları ve dost ve kardeş sınıfına dâhil olanlar için değildir. Belki, talebe-i ulûm-i dîniyye sınıfına giren ve  hayâtını Kur’ân, Hadîs ve Risâle-i Nûr’a vakfeden kimse içindir. Hem bu vasıfları taşıyan herkes için de değil; belki  “tâliı varsa ve tam muvaffak da olmuşsa” o zamân şühedâ hayâtına mazhar olabilir ve hesâbsız Cennet’e gidebilir. Şu anda ise kendilerine Risâle-i Nûr talebesi nâmını verenler, hayâtlarını Kur’ân, Hadîs ve  Risâle-i Nûr’a vakfetmemiştir. Belki hayâtlarını, okul talebelerinin hizmetine vakfetmişlerdir.

Demek yukarıdaki müjde, “talebe-i ulûm-i dîniyye sınıfına dâhil olup”, “tâliı varsa ve tam muvaffak olmuşsa,” kayıdlarıyla mukayyeddir, mutlak değildir. O hâlde bu müjde dahi evvelki müjdeler gibi kaziyye-i mümkinedir ve mezkûr şartlara bağlıdır. Herkes için bu mümkün, vâkı’ olur demek değildir. Çünkü, her mümkün vâkı’ olmayabilir? Acabâ her Risâle-i Nûru okuyan kişi, hayâtının sonuna kadar istikámette kalıp Risâle-i Nûrun talebeliği ünvânını muhâfaza ederek îmân üzere teslîm-i rûh edebilir mi? Rasûl-i Ekrem (asm)ı görüp sahabe ünvânını aldığı hâlde, sonradan binlerce kişi mürted olmadı mı? Asr-ı Saâdette Sahabe mürted olmuşsa, binlerce yanlış ve bâtıl i’tikádların revâcda olduğu Âhirzamânın en dehşetli devresinde yaşayan Risâle-i Nûr talebeleri nasıl kendilerinden emîn olabilirler? Bu muvâzeneyi ehl-i basîretin basîretine havâle ediyoruz.

Sâbian: وَاَمَّا الَّذينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ  âyetinin, başta Rasûl-i Ekrem (asm) ve sahabe-i kirâm olmak üzere her asırda bir mâsadakı vardır. O mâsadaklardan biri de bu asırda Risâle-i Nûr talebeleridir. Nasıl ki, önceki asırlarda İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı A’zam’ın talebeleri veyâ Şâh-ı Geylânî, İmâm Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî gibi zâtların mürîdleri bu âyetin birer mâsadakı oldular. Bu asırda da Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin talebeleri bu âyetin bir mâsadakı olduğunu gösterdiler.

Çünkü, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve onun hâlis ve sâdık şâkirdleri îmânın zedelendiği, bid’atların îcâd edildiği, Sünnet-i Seniyyenin zaafa uğradığı, hakíkí ma’nâda dîne hizmet edecek kimselerin kalmadığı bir zamânda sırr-ı verâset-i nübüvvetle teblîğ vazîfesini yapmış ve bu yolda her türlü fedâkârlığı göstermiş ve şiddetli tazyîkát altında kalmışlardır. İşte böyle bir zamânda Bedîüzzamân Hazretlerine ve onun sâdık şâkirdlerine bu âyet tesellî veriyor ve onların hizmette şevklerini arttırıyor. Nitekim, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri bu hakíkati şu cümleleriyle ifâde etmektedir:

“Âyeti o târihte bulunan Kur’ân hizmetkârlarından bir tâifenin ashâb-ı Cennet ve ehl-i saâdet olduğunu ma’nâ-yı işârîsiyle ve tevâfuk-ı cifrî ile ihbâr eder ve bu târihte Risâle-i Nûr şâkirdleri Kur’ân hesâbına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risâlelerin te’lîfleri ve başlarına gelen şimdiki musîbetin, düşmanları tarafından ihzârâtı tezâhür ettiğinden, elbette bu târihe müteveccih ve işârî, tesellîkâr bir beşâret-i Kur’âniyye en evvel onlara baktığını gösterir.”

“Resâili’n-Nûr şâkirdlerinin en me’yûsiyyetli ve musîbetli zamânları olan bin üç yüz elli iki târihine tam tamına tevâfukla o acınacak hâllerinde kudsî ve semâvî bir tesellî, bir beşârettir.”

“Bu âyetin küllî ve çok geniş ma’nâ-yı kudsîsinin cüz’iyyâtından Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi tesellîye çok muhtâc bir cüzîsi bu asırda bin üç yüz elli ikide bulunduğuna tam tamına tevâfukla işâret ederek başına parmak basıyor.”

Demek, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin bu âyetin işârî ma’nâsıyla haber verdiği, “Risâle-i Nûr şâkirdleri, ehl-i Cennet’tir” ve “Resâili’n-Nûr şâkirdleri, îmân ile kabre girecekler, îmânsız vefât etmezler”  müjdesi, sâdece Risâle-i Nûr talebelerine has değildir. Belki, başkaları da bulunmakla berâber en evvel onlara bakmıştır. Nitekim, Bediüzamân (ra) bunu,  “tesellîkâr bir beşâret-i Kur’âniyye en evvel onlara baktığı”  cümlesiyle ifâde etmiştir. Bu âyetin bu zamânda en zâhir ve en güçlü bir mâsadakı Risâle-i Nûr şâkirdleri olduğu için Bedîüzzamân Hazretleri bu müjdeyi vermiş; böylece şâkirdlerinin  kuvve-i ma’neviyyelerini takviye etmiştir.
Sâminen: وَاَمَّا الَّذينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyet-i kerîmesi işâreten diyor ki; Âhirzamânda dehşetli bir fitne çıkacak; bid’alar zuhûr edecek; şeâir-i İslâmiyyeye hücûm edilecek; devlet dînden tecerrüd ettirilecek; îmân zedelenecek. Nasıl ki,  Sahabe-i Kirâm, Kur’ân’a ve Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet-i Seniyyesine tâbi’ oldukları için o asırda kurtuldular. Risâle-i Nûr şâkirdleri de Kur’ân’a ve Sünnet-i Seniyyeye temessük etmek; bid’atkâr rejimlere tarafdâr olmamak; ahkâm-ı İlâhiyyenin icrâ ve tatbîkine tarafdâr olmak ve istikámet üzere bulunmak şartıyla ehl-i Cennet sayılırlar.  Dikkat edilirse, Bedîüzzamân (ra), “Risâle-i Nûr şâkirdleri suâlsiz ve cezâsız kurtulurlar; hesâbsız Cennet’e girerler” demiyor. Eğer Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimsenin kıyâmet gününde şerleri hayırlarına galebe ederse ve Allah’ın afvına mazhar olmazsa, mutlaka cezâsını çekecektir. Cezâsını bitirdikten sonra ancak Cennet’e girebilir.

O hâlde, وَاَمَّا الَّذينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyet-i kerîmesiyle verilen Cennet müjdesi, küllî bir kánûndur. Risâle-i Nûr talebeleri, o küllî kánûnun  bir ferdi ve bir mâsadakıdır. Zîrâ,  hem o zamân çok dehşetli idi. Çünkü, bid’alar zuhûr etmişti. Hem de hakíkí ma’nâda ve alenî olarak dîni anlatan sâdece Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve onun sâdık şâkirdleri vardı.  Onlar da  küfür ve bid’alara karşı mücâdele ederken her türlü meşakkat ve sıkıntıyı çekiyorlar, hapse atılıyorlardı. Elbette böyle tazyîkát altında kalan, şiddetli sıkıntı çeken ve tesellîye muhtâc olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine Kur’ân müjde verecek ve onları husûsî bir iltifâta mazhar edecektir. Çünkü, Kur’ân kelâmullahdır; zamânla mukayyed değildir.

Evet, Üstâd Hazretleri zamânında insânlar iki tâife idi. Bir tâife; bid’aları îcâd edip Kur’ân’ın ahkâmını  tahrîbe çalışıyordu. Diğer tâife ise; onların o tahrîbâtını ta’mîr ediyordu.

Biri; Avrupaperest idi.
Diğeri; Sünnet-i Seniyyenin tarafdârı idi.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri şâkirdleriyle berâber ikinci tâifeye dâhil olduğundan talebelerini böyle bir müjde ile müjdelemiştir. Bu müjde, kayıtsız şartsız bir müjde olmadığı gibi; Risâle-i Nûr talebelerine de has bir müjde değildir. Bu müjde, Süfyâniyyet rejimine karşı ma’nen mücâdele eden ve Müslümanların îmânını kurtarmaya vesîle olan ve bu uğurda her türlü sıkıntı ve meşakkate göğüs geren mücâhidîn-i fîsebilillâh hakkındadır ve bu tâife, elbette böyle bir müjdeyi hak edecek, o küllî kánûn içinde husûsî bir iltifâta mazhar olacaktır.

Demek, Risâle-i Nûr’un ve talebelerinin bu asırda daha ehemmiyyetli görülmesinin sebebi; asrın dehşetinden, şiddetli bir  zulmün hâkim olmasından, îmânın zedelenmesinden, Üstâd Bedîüzzamân ve onun sâdık şâkirdlerinin tazyîkáta karşı sebât göstermelerinden  ve Kur’ân ve Hadîsten sonra hakáik-ı îmâniyyeyi çok güzel bir tarzda îzâh etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân bu âyetin işârî ma’nâsıyla diyor ki:

Âhirzamânda Ümmet-i Muhammed (asm)’dan nûrânî bir tâife çıkacak;  Said’le berâber dîn-i İslâm’a hizmet edecekler; küfür ve bid’alara karşı mücâdele eden o tâife, aslâ küfre ve bid’alara meyletmeyeceklerdir. İşte bunlar, bu mücâhede-i dîniyyelerine mukábil ehl-i necâttır ve ehl-i Cennet’tir. Yoksa, kayıtsız şartsız Risâle-i Nûr’u okuyan herkes, Cennet’e girer demek değildir.

Tâsian: Cennet’e girebilmek için iki  şey esâstır:

Birincisi: “Îmân”dır. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri Arabî İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde îmânı şöyle ta’rîf etmiştir:

ان الايمان هو النور الحاصل بالتصديق بما جاء به النبى عليه السلام فىوريات الدين تفصيلا و اجمالا فى غيرها

Yâni: “Îmân, Rasûl-i Ekrem (asm)’ın getirdiği bütün zarûriyyât-ı dîniyyeyi tafsîlen ve zarûriyyâtın gayrisini ise icmâlen tasdîk etmekle hâsıl olan bir nûrdur.”

İkincisi: “İslâm”dır. İslâm ise; ferd ve devlet olarak Kur’ân’da ve Sünnet’te geçen ahkâm-ı İlâhiyyeye inanmak; o ahkâmın, bâhusûs şeâir-i İslâmiyyenin tatbîk ve icrâsına kalben tarafdâr olmak; dîne muhâlif bid’alara ise tarafdâr olmamaktır. Bu husûsta “Dokuzuncu Mektûb” ve “Barla Lâhikası” 352. sahifede geçen Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin îzâhâtına mürâcaat edilsin. Kişi bu iki temel esâsı, yâni îmân ve İslâm’ı elde etmeden ehl-i necât ve ehl-i Cennet olamaz; ebedî Cehennem’de kalır.

Cennet’e cezâsız girebilmek için ise dört  şey esâstır:

Birincisi: “Îmân”.
İkincisi: “İslâm”.

Üçüncüsü: “Amel-i Sâlih”. Amel-i sâlih ise, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin ta’rîfiyle:
“Emir dâiresinde hareket ve hayrât kazanmaktır.”  (Kastamonu Lâhikası, s. 159)

“Maddî ve ma’nevî hukúk-ı ibâda tecâvüz etmemekle, hukúkullahı da bihakkın îfâ etmekten ibârettir.” (Mesnevî-i Nûriye, s. 105)
Dördüncüsü: “Takvâ”. Takvâ ise Bedîüzzamân Hazretlerinin ta’rîfiyle;

“Menhiyyâttan ve günâhlardan ictinâb etmektir.”  (Kastamonu Lâhikası, s. 159)

Nass-ı Kur’ân ile, ancak Allah’dan korkup günâhlardan sakınanlar Cennet’e girerler:

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِىَ الْمَاْوى

“Ammâ şu kimse ki, kıyâmeti ve haşri i’tikád etmesi sebebiyle kıyâmet gününde günâhla yüzü kara olarak Rabbinin huzûrunda durup hesâb vermekten korktu  ve nefsini arzusu olan günâhlardan nehyetti, yâni nefsinin arzusunu işlemedi. O kimsenin makámı ve karârgâhı muhakkak olarak ancak Cennet’tir.” (Nâziât, 40-41)

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقينَ غَيْرَ بَعيدٍ  هذَا مَاتُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَفيظٍ  مَنْ خَشِىَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنيبٍ  اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ

“Cennet müttakílere yaklaştırılmıştır. Cânîb-i İlâhî’den ehl-i Cennet’e denilir ki: ‘İşte şu derecât-ı âliye, evâmir-i İlâhî’yi hıfz ederek her işinde Allah’a rücû’  edenlerin küllîsine dünyâda vaad olunan sevâbtır.’ Ol müttakíler o kimselerdir ki, gıyâben Rahmân Teâlâ’dan korkar ve hâlis kalbiyle Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna gelenlerdir. Taraf-ı İlâhî’den bu vasıfları hâiz ehl-i Cennet’e taltîf sûretiyle: ‘Azâbtan kurtulmuş olarak Cennet’e girin. İşte şu gün, ebedî Cennet’te kalacağınız bir gündür’ denilir.” (Káf , 31-34)

اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ  جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدينَ فيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ

“Îmân edip amel-i sâlih işleyenler, mahlûkátın en hayırlısıdırlar. Onları îmân ve sâlih amellerinin karşılığı, Rablerinin katında ikámet mahalli olan Cennet’lerdir ki, o Cennet’lerin altından ırmaklar akar. Mü’minler o Cennet’lerde ebedî olarak kalırlar. Allâhu Teâlâ ehl-i Cennet’ten râzı ve onlar da Allah’dan râzı oldular. Şu beyân olunan Cennet ve rızâ-yı İlâhî, Rabbinden korkan kimseler içindir. Onlar Allah’ın gazâbından korkmaları sebebiyle emrine imtisâl ve nehyinden ictinâb ederek korktuklarından kurtulur, umduklarına nâil olurlar.”  (Beyyine, 7-8)

Daha bunlar gibi yüzer âyât-ı Kur’âniyye, Cennet’e girmek ve rızâ-yı İlâhî’ye nâil olmak için takvânın, yâni günâhlardan sakınmanın şart olduğunu bildiriyor. Bunun içindir ki, sahabe-i kirâmdan bir kısmı, vahy-i İlâhî ile Cennet’le müjdelendikleri hâlde yine Allah’dan korkup titriyorlardı, hattâ bir kısmı günlerce baygın kalıyordu. Demek, Cennet, müttakílerin yurdudur.

O hâlde, amel-i sâlihi ve takvâyı esâs tutanlar Cennet’e giderler. Amel-i sâlih ve takvâya tam riâyet etmeyenler ise, eğer hayırları şerlerine galebe ederse veyâ hayırları ile şerleri birbirine denk ise Cennet’e giderler; eğer şerleri hayırlarına galebe ederse, o zamân cezâlarını çektikten sonra Cennet’e giderler. Ba’zan da Allah’ın afvına mazhar olup cezâ çekmeden de Cennet’e gidebilirler. Bununla berâber, bu durumda asıl olan, günâhlarının cezâlarını çektikten sonra Cennet’e girmeleri ve ebedî Cehennem’de kalmamalarıdır.

Âşiren: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

 فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيوةُ الدُّنْياَ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّهِ الْغَرُورُ
“Dünyâ hayâtı sizi aldatmasın ve şeytân da sizi Allah’ın afv ve rahmetiyle aldatmasın.” (Lokmân, 33; Fâtır, 5)

Bu âyet-i kerîmenin ifâdesiyle, şeytânın en büyük desîsesi şudur ki; insâna “Allah Gafûr ve Rahîm’dir, sizler ehl-i Cennetsiniz” der ve böylece insânı helâkete sürükler.

 يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَريمِ  اَلَّذى خَلَقَكَ فَسَوّيكَ فَعَدَلَكَ  فى اَىِّ صُورَةٍ مَاشَاءَ رَكَّبَكَ

“Ey insân! Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? O Rab ki, seni yarattı, cesedini kemâl-i intizâm üzere müsâvî kıldı ve a’zâlarına tenâsüb ve i’tidâl verdi. Seni muhtelif sûretlerden dilediği bir şekilde terkîb eyledi.” (İnfitâr, 6-8)

İnsan, Kerem-i İlâhî’nin tecellîsiyle muvaffak olunca şaşırır, çoğu zamân dalâlete gider. Şeytânın bu desîsesine de dikkat etmek lâzımdır. Bu sebeble âyet-i kerîme bizleri ma’nen şöyle îkáz etmektedir:

Ey insân! Allah’ın sana olan ikrâmına karşı ubûdiyyet tavrını takın, şeytânın iğvâsına kapılıp mağrûr olma!

Hulâsâ: وَاَمَّا الَّذينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyetinin her asırda bir ferdi ve mâsadakı olmuştur. Bu asırda da bu âyetin bir ferdi ve mâsadakı Risâle-i Nûr talebeleridir. Bu talebeler de diğer mü’minler gibi üç tâifedir:

Birinci tâife: Hesâbsız Cennet’e girenlerdir.
İkinci tâife: Sevâbı günâhından fazla veyâ sevâb ile günâhı müsâvî olup da cezâ çekmeden Cennet’e girenlerdir.
Üçüncü tâife: Günâhı sevâbından fazla olan kişilerdir. Bunların hakkı cezâ iken; meşîet-i İlâhiyyesi gereği Allâhu Teâlâ, dilerse bunlara cezâ verir, dilerse bunları afveder.  Asıl kánûn-i İlâhî, şerleri hayırlarından daha fazla olan bir kimsenin cezâlandırılmasıdır.  Ancak, ba’zan Allâhu Teâlâ  afveder. Bu istisnâdır ve istisnâlar  káideyi bozmaz.

“Ecnebîlerin  küfrüne, dâhilde şeâir-i İslâmiyyeyi tağyîr edenlerin bid’alarına tarafdâr olanlar, sünnetin her nev’ine tarafdâr olmayanlar, ferâizi tam ma’nâsıyla yerine getirmeyenler, kebâirden sakınmayanlar, takvâ dâiresinde bulunmayanlar, havf ve recâ muvâzenesini bulamayanlar” Risâle-i Nûr şâkirdi olamazlar ve bu kimseler mezkûr müjde-i Kur’âniyyede dâhil değildirler.

Demek, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin bu konuda re’yi ne ise, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerinin mezkûr cümlelerinden murâdı da odur. Zîrâ,  o zât, mezkûr cümleleriyle Ehl-i Sünnet inancını terennüm etmiştir.

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-4

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed El-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2017 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.005 sn.
↑ Yukarı